
Bir haftadır Havuçlu kek yapma teşebbüsüm var ama halen fikir aşamasında. Halbuki pazartesi günü tüm malzemeyi toparlamıştım. Gidip vanilya özü bile aldım şişede. Bir sürü para! Peki ne oldu? Eve geldiğimde yorgunum dedim kendime, boşver sonra yap. Başka günler araya girdikçe bu seferde ana malzemenin, yani havucun tükendiğini görüp vazgeçtim. Sonra, kim yiyecek? diye sordum kendime. Gerçekten, kim yiyecek? Ben belki bir dilim, Memo cebren ve hile ile bir dilim. Kalan sürünecek. Boşver dedim. Tüm hevesim kaçtı.
Sonra hafta başı, pazar günü beni Belgrad'a götüreceğini vaad deden Memo, bugün sinemaya gidelim oradan sahilde yürüyüş yaparız teorisine asılmaya başladı. Hevesim gitti zaten ve aslında bu havuçlu kek, büyük ihtimal pazar günü Belgrad ormanında termostaki çaya eşlikçi olacaktı ama içimden nasılsa orayada gitmeyiz fikri ağır bastığından yapmadım biliyorum. Oysa ben ufak sandöviçler bile hazırlayacaktım. Sonra yürüyüş yapacaktık, fotoğraf çekecektik. Oksijene boğacaktık veledimizi. Boğazımdaki gıcık öksürük bile geçerdi belki.
Şimdi ne havuçlu kek var, ne orman havası. Pazar akşamı birde ütü yapma fikri inceden inceden beni taciz ederken, hepten gardım düşüyor. Koyma pazar akşamına demeyin, sakın demeyin. Pazar akşamları sıkıcı olmalı diye bilinçaltımın kendime kurduğu bir tuzak çünkü bu. Şimdi gidip o ütüyü yapabilirim belki ama o zaman aklımdaki filmi izleyemem. Cumartesi akşamı korku filmi olmadan olmaz çünkü. Bunu pazar gerilimine ön hazırlık gibi düşünmek gerek.
Bir beş ay öncesine dönseydik, filme eşlik etsin diye bira ve tuzlu fıstık olurdu sehpada. Şimdiyse boğazım ağrıyor diye hazırladığım limonlu ballı su! Zaten beş ay öncesine dönsek ne işim var Belgrad ormanında, gider Nevizade'de fıçı bira içerdim. Peh!