26 Aralık 2013 Perşembe

Kitap

Komodinin üstünde dizili duran kitaplar git gide azaldı. Son okuduğum kitap, Haruki Murakami'nin Koşmasaydım Yazamazdım isimli kitabıydı. Bu kitabı geçtiğimiz cumartesi günü aldım. Gerçi perşembe günü bir heves Remzi Kitabevi'ne gidip sormuştum ama ellerinde yoktu.


Aslında o gün beni inceden sinirlendiren bir durum olmuştu. Kitabın çıktığını öğrendiğim zaman Remzi Kitabevinde mutlaka satışa çıkmıştır diye düşünmüştüm. Kanyon'a gitmişken oradaki Remzi Kitabevine gittim ama raflarda kitabı göremeyince, kasadaki satış elemanına kitabı sordum. Bilgisayarda yazar ve kitabı arattı ama benim söylediğim şekliyle aramak istemedi.
"Koşmasaydım Yazamazdım" isimli kitabı, benim yanlış telaffuz ettiğimi düşünüp, "Konuşmasaydım! Yazamazdım" diye beni düzelterek arattı. Hani o belli belirsiz bir gülüş vardır ya, küçümseme gülüşü....
Bense sadece tebessüm ettim. Böyle zamanlarda karşımdaki insanla ağız dalaşına girmekten hiç hoşlanmıyorum. Bir kere bu gibi durumlarda karşındaki insanın zaten senin ağzından çıkan söze değer vermeyeceği aşikar, neden boş yere nefes tüketeyim. Ben ne söylersem söyleyeyim, o duymak istediği gibi duyacaktır. Kitapçılardaki satış elemanlarının burnu havada gezinip senin ne istediğinle ilgilenmemesi ayrı bir yazı konusu olurdu. Sevgili satış elemanı yazarın ismi sayesinde kitabı bulup bana cuma günü satışa sunacaklarını söyleyince,  o gün alamamış cumartesiye kadar beklemiştim. Kısmet, D&R'dan alınacakmış demek ki!

Cumartesi günü başka kitaplarda aldım ama beni asıl memnun eden, alınacaklar listesinde olan ve orada karşıma çıkıveren Samuraylar Çağı kitabını da son anda fark edip almamdı.


Geceleri okuduğum kitap Samuraylar Çağı. Gündüz okuduğum kitapsa biraz ruh ve kalp gözüme hitap eden inanç dünyama temizlik ve aydınlık getiren bir kitap. Mantık ve kalbe aynı anda hitap edebilecek satırları okuyabilmek gerçekten güzel bir duyguymuş.



22 Aralık 2013 Pazar

15 Günlük Malumat

Bloga yazı girmeyeli tam on beş gün olmuş. Peki bu kadar gündür ne alemdesin derseniz önce oturun derim. Uzunca yazıcam işi olan hiç bulaşmasın sonra bir ara okursunuz. Gelelim işi olmayan ve bulaştık artık bakalım gerisi nasıl gelecek diye heveslenenlere.

Efendim, on beş günlük dilimin ilk yedi günlük olan bölümünde tabii anime izledim ve kitap okudum kısacası hay huyla geçti. Lakin son yedi günüm çok dolu geçti. Zira evde hasta bir kocayla günler pek yorucu oluyormuş öğrenmiş oldum.

Evet kısacası kocam ZONA oldu! Dolayısıyla 10 günlük raporu ve ilgi alaka isteyen Küçük Emrah pozlarıyla her daim tüm vaktimi çalmakla meşgul. Bir haftadır anime izlemedim varın halimi siz düşünün!...

Şaka bir yana Memo'nun hastalığı bizi gerçekten çok üzdü ama Allah başka dert vermesin diyerek işimize gücümüze baktık. Bu günlerde döküntüleri epeyce iyileşme emaresi gösterdi. Bizi üzen şey bu Zona denen meretin kafası ve yüzünün sağ kısmını esir almasıydı. Hassas bölgelerde çıkması korkuttu. Mesela kulak arkası ve kulağı günlerce şiş ve gergindi. İşin başında önlem alınması sayesinde daha fazla yayılıp şekil şemali kaydırmadan gidişatı rayına oturttuk gibi.

İşte son bir haftam Memo'nun ilaç saatleriyle, güçlü ve dengeli beslenme programı için nefaset ve sağlıklı yemekler yapmak için debelenip durmakla geçti.  Önümüzdeki haftada bu şekilde devam edecek. Dolayısıyla laptopum ve animelerim bir müddet daha esaret altında!

Diğer yandan Memo'nun evde olması bu hafta benim iki kez felekten bir gün çalmamı sağladı ki, buda yadsınamaz bir güzellik oldu.

Geçen hafta perşembe günü rutin yıl sonu beleş check-up hakkımı kullanmak için sigorta şirketinin anlaşmalı kurumlarından birine gittim. Yanıma tabi ki, kız kardeşim Banuyu aldım. Klasik işlemleri ve doktorla hoş beşi yaptıktan sonra Kanyon ve Metrocity arasında epeyce zaman öldürdük.
Bende nihayet yıllardan sonra üstüme kaban aldım. Çok rahat ve kullanışlı bu sebepten verdiğim parayı sineye çektim.

Tabi perşembe günü Banu ve benim tek derdimiz alış veriş değildi. En azından benim için :)
Açılalı 1 ayı geçmiş olmasına rağmen gidemedim diye dertlenip durduğum  Stixx Yakitori'ye gitmek için en uygun zaman olmasından dolayı keyfim yerindeydi.

Gittim denedim ama ocak başı kültürü olan bir millete Japon ocak başı biraz devede kulak kalıyor :) Kötü değildi ama verilen paraya göre porsiyon az bence. Böyle lokantalar nedense bizi hep kazık yedik duygusuyla uğurlamakta. Çünkü sayıca az ve genelde dükkan parasıydı, şef parasıydı derken olan müşteriye oluyor.

Gelelim cumartesi gününe. Cumartesi günü bizim klasik yıl sonu kutlamamız için biçilmiş kaftandı. Kaç yıldır Burcu Edirne'de olduğu için bize eşlik edemiyordu ama bu yıl nihayet üç kız kardeş bir aradaydık. Böylece hediyelerimizi verip aylak aylak gezdiğimiz, kahve içip suşi kaçamağı yaptığımız keyifli bir gün geçirdik.

En kötü günümüz böyle olsun diyerek akşama bana geçtik. Ben akşam yemeği için kolları sıvayıp mutfağa girdim tabi. Herkes evlerine dağılınca, 00:30'da başımı yastığa koyar koymaz uyumuşum.
Kendi adıma yorucu ama güzel bir hafta geçirdim. Bakalım önümüzdeki hafta neler getirecek :)

7 Aralık 2013 Cumartesi

Tuhaf Şeylere Dair Öyküler


Son bir kaç gece fazlasıyla zorlu geçti. Hasta  bir çocuk demek uykusuz bir anne demek. Uykusuz gecelerin eşlikçisi Kvaidan olunca pek dertlenmedim. Ne var ki, kitap eşsiz rüya dağarcığımı daha bir ileri seviyeye taşımamı sağladı. Gündüz anime izleyip geceleri tuhaf şeylere dair öyküler okuduğun zaman başka bir boyuta geçiyorsun benden söylemesi.

Daha önceleri bu kitabın bir benzeri olan Çin Öykülerini okumuş hatta öyküleri ezberlemiş biri olarak, okuduklarıma yabancı sayılmam. Hayalet öyküleri seviyorsanız çok naif bir dille anlatılmış bu kitabı okumalısınız. Tabi illaki uykudan önce...


3 Aralık 2013 Salı

Kan Ter ve Gözyaşı

Anneliğin en berbat  günlerini yaşıyorum. Çünkü Ege grip oldu ve cuma gecesinden itibarende hayat bana zindan oldu. Bir çocuk bu kadar aksi olabilir mi? evet olabilir. O çocuk Ege olunca olabiliyor.

Burnuna sprey sıkmak ayrı dert, sümkür dersin sümkürmez. Birde antibiyotiğe başladık bugün tam oldu. Sürekli antibiyotik içen bir çocuk değil ama her nasılsa şişeyi görünce "hayığ anne ı-ıhh" demeye başladı. Abartmıyorum sabah yarım saat iki dizimin üstünde elimde o uyduruk ilaç kaşığıyla yalvardım. İki eliyle ağzını kapatıp sürekli ağladı ve ben sakin olmak için insan üstü bir çaba sergiledim. İlaç kaşıktan döküldü dökülecek, Ege ağlamaktan öğürmeye geçti ben dersen avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Evdeki temaşa görülmeye değerdi. En sonunda duvara kıstırdım, bir şekilde ağlarken kaşığı tıktım ağzına ama bu daha riskli bir iş. Zira her an öğürüp kusabilir. Al başına belayı!
Akşam seansı daha trajikti. Kaçmasın diye mama sandalyesine oturttum ama bu seferde kafasını aşağı gömüp ağlamaya başladı. Babası bir yandan ben bir yandan yalvardık. Kah tehdit, kah azarlama ama yok. Sadece ellerime sarılıp yüzünü yaslayıp ağlıyor. İçim parçalanıyor ama bu zıkkımı içmesi gerek. Antibiyotik neden bu kadar boktan bir tada sahip hiç bilmiyorum. Yine yaklaşık 20 dk. sonunda bir şekilde ağzına ite kaka kaşığı sokuyorum.Birazı elime dökülüyor, birazı Egenin boğazından aşağı gidiyor, birazı illaki kaşıkta kalıyor.

Öğürtüler, tamam bitti sakın kusma yalvarmalarıyla bugünü bir şekilde atlattık ama daha kaç gün boyunca bu şurup içilecek ve ben bütün yaşam enerjimi tüketip hayattan tiksinir bir hale gelicem.
Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum!

28 Kasım 2013 Perşembe

Hara-Kiri Death of a Samurai

Aslında bu ruh haline bürünmem geçen haftaya dayanmakta. Kitap siparişleri gecikince bende eski kitaplarımla oyalanmak zorunda kaldım. Dolayısıyla elim bir kez daha İhara Saikaku'nun kitaplarına gitti. Öyle olunca da işte böyle oldu.  Hoş geldiniz melankolik ruh halim.



Bu hale bürününce kolay kolay çıkılmadığından olmuşken tam olsun diyerek dün Hara-Kiri Death of a Samurai filmini izledim. Yine kahroldum, yine kahroldum.



 Bu filmle ilgili söyleyecek çok şeyim var ama o zaman filmi izlemeden izletmiş gibi olurum. Spoiler vermek istemediğim için sadece tek bir şey diyebilirim. Mutlaka izleyin ama mutlaka!
Bu filmi ruhum ezik olduğu zamanlarda izleyerek iyice dibe çöksem de yinede çok seviyorum. Bir iki kare var ki, yüreğim mengeneye sıkışmış gibi ezim ezim ezilir.




Bu ruh hali devam ederken kolay kolay çıkılmaz bende çıkmamak için elimden ne gelirse yaparım zaten. Birde geçmeyen kesik kesik öksürüğüm de pastanın kreması gibi oldu. Aynanın önüne geçip pandaya dönmüş gözlerime baktıkça kederlenip, ince hastalığıma tutuldum nedir diye içleniyor, evladım yetim kalmasın diye durduk yere kederleniyorum. 

26 Kasım 2013 Salı

Ev Hali




 Bu ay oldukça sık aşure yedim. Apartmandaki diğer hanımlar gerçekten ev hanımlığını yalayıp yutmuş hanımlardan olduğu için benim gibi fukaralar sebeplensin diye bir birinden lezzetli aşureler dağıttılar. İki kişi hariç diğerleri tam anlamıyla benim damak zevkime hitap eden lezzetteydi.
Malum yılan hikayesine dönen kitap siparişim cumartesi günü geldi ve ben ciddi anlamda hangi kitapları aldığımı unuttuğumu fark ettim. Bektaş'ın Sırrı öylesine gözüme takılmıştı ama listeye atmış mıydım?.
Doğrusu aldığımı unutmuşum ama güzel bir sürpriz oldu. Aşure ayına denk gelen ve Bektaşilikle ilgili hiç bir şey bilmeyen ben için doğru bir kitap oldu.





 Bu tencereyi bayramda Taşköprü'ye gittiğimde almıştım. Emaye bir tencere ve oldukça büyük. Aslında dolaplarda bu tencereyi koyacak yer olmadığından hep ocağın üstünde duruyor. Tencereyi alma nedenim emaye olması çünkü ben bir emaye aşığıyım. Saplantı derecesinde hemde!
Taşköprü'de ufak bir züccaciye dükkanı var. Her gidişimin ikinci günü Gülşen anneyi koluma takıp hadi oraya gidelim diyorum. Mutlaka bir çift beni kendimden geçirecek çaydanlık (bir diğer saplantım!) bulurum. Mutlaka İstanbul'da olmayan veya vintage adı altında fahiş fiyata satılan ıvır zıvır şeyleri orada makul fiyata bulabiliyorum. Üstelik hep kıyıda köşede duran kimsenin bakmadığı ama benim gibi delilerin görünce gözlerinden kalpler fışkırtan bir şey mutlaka oluyor.



Asya mutfağını seviyorum bilmem farkında mısınız? Üstteki fotoğraf Burcu için hazırladığım öğle yemeğiydi. Miso çorbası (kırmızı fasulye ezmeli), kimbap. Biraz çabuk hazırlamaya çalıştığım için kimbap biraz gevşek rulo olmuş ama tadı pek güzeldi. Ayrıca miso çorbası için nihayet beyaz fasulye macunu buldum. Uzun süredir gelmesini bekliyordum. Sanırım bugün kargom gelecek ve ben akşama miso çorbası yapmak için sabırsızlanıyorum. Böyle anlatınca tuhaf gelir belki ama miso çorbası bende tuhaf bir alışkanlık yaptı. Resmen bu çorbaya aş eriyorum.



Yemeden duramadığım bir diğer şeyse ekmek. Açıkçası ekmek olmadan yaşamanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Un su ve maya üçlüsünden daha güzeli var mı? Bütün bu diyet programları ve onu ye bunu yeme söylevlerinden gına geldi. Ben artık böyle takılmıyorum. Zaten düzgün bir mutfak kültürümüz var. Sebze, protein bakliyat ne varsa yiyoruz daha ne? Egzersiz yapmadan hiç bir şeyin anlamı yok. O sebepten egzersiz yapıp yasakları kaldırın. Karatay Hanım ekmek zinhar günah diyor, Dukan Efendi zeytin yok diyor. İkisi de olmadan yaşamam mümkün değil. Zeytin ekmek olmadan olur mu? Bana çok ters!
Mutsuz oluyorum böyle yasaklardan. 

Oysa ekmek yapmak gerçek bir mutluluk. Gerçi benim ekmeğim pek kabarmadı ben biraz teknik hata yaptım ama tadı çok güzeldi. Kışın gelmesiyle bizim evde ekmek ve çorba ikilisi mutfağın vazgeçilmezi oldu. 











20 Kasım 2013 Çarşamba

FTISLAND - 미치도록 (MADLY)



FTISLAND geri dönüş yaptı. Bu yılın eylül ayında sahnede canlı performanslarını gördükten sonra daha bir sevdim bu grubu.  Çok beğeniyorum böyle başarılı genç çocukları. Seyretmesi ayrı güzel dinlemesi ayrı.
Hep aklıma Ege geliyor çok istiyorum müzikle ilgilenmesini ama tabi kendi bilir.
Ayrıca FTISLAND dinlemek hastalığa çok iyi gelir, göze parlaklık verir :)

19 Kasım 2013 Salı

Dert Yanasım Var

Çok hastayım diyerek girizgah yapıyım ki, başından sonunu anlayın :)
Uzun zamandır böyle hasta olmamıştım. Benden sebep Egenin de hali harap oldu. Antibiyotik filan almadık çok şükür ateşlenmedi ama ben onun kadar dirayetli değilim. Allah bu çocuklara nasıl bir güç veriyor şaşırıyorum. Resmen on kaplan gücünde.
Tabi o dinleniyor ben dinlemiyorum. Gece uykuları Ege efendinin üstünü örtmekle ve sürekli ateşi filan çıktı mı endişesiyle geçtiğinden halim harap. Artık şöyle bir hastalığın sefasını süremez oldum. Çocuk sahibi olunca hastalığını filan rafa kaldırman gerekiyor. Allah anneleri de es geçmiyor. Onlara da yirmi kaplan gücü veriyor ki, çocukların ardında düşüp kalmasınlar. Gözümü açamaz haldeyken kalkıp Egeyle oyun oynadığımı hesaba katarsak ben bile kendime şaşıyorum. Gerçi gece inleyerek uyumaya çalıştım orası ayrı.

Bu hafta Memo şehir dışında. Dört gözle cuma akşamını bekliyoruz. Eskiden bu aylık seyahatler bu kadar koymuyordu ama artık Egenin büyümesi ve babasının yokluğundan duyduğu üzüntü beni pek yoruyor. Bir hafta boyunca babasının eksikliğini hissetmemesi için daha fazla efor harcıyorum. Burcu ve annem bende olmasa Ege kendini daha yalnız hissederdi. Ev kalabalık olunca daha keyifli oluyor. Ege babasını çok seviyor. Ona olan düşkünlüğünü kıskanıyorum ama böylesi baba hayranı olması hoşuma da gidiyor. Memo tam anlamıyla Ege için rol modeli. Ben ikinci sıradayım. Babası olmadığında bana daha düşkün oluyor ama aslında babasını özlediği için bende teselli bulduğunun farkındayım. Olsun Ege benim için hep ilk sırada.

Sahi halen kitap kargom gelmedi ama iş artık D&R'dan çıktı Yurtiçi Kargo'ya geçti. Ayın 14'ünden beri kendi semtimin şubesinde ve eve o kadar yakın ki, yinede zaman yetmedi diyerek kargo paketini getirmiyorlar. Sürekli şikayet e-maili gönderdim ama geri dönmediler. Şubenin telefonu bir türlü açılmıyordu nihayet bugün birisi lütfedip baktı. Bu arada benim kargo adedim 3 oldu. 3 ayrı yerden kargo paketim var ve bir türlü getirmiyorlar. Sebepse, benim oturduğum bölgeye servise çıkan elemanları hastahanede olduğundan aksama oluyormuş. Diğer servis elemanları kendi bölgeleri bitince mümkün olduğu kadar bizim bölgeye yetişmeye çalışıyorlarmış filan. İnat ettim onlar getirsin diye gidip kendim almak istemiyorum.
Çok güzel ayakkabılar almıştım hevesle bekliyordum ama bir türlü ulaşamıyorum. Kitaplar dersen ne sipariş ettiğimi bile unuttum artık.

Böyle işte, oh! anlatınca biraz rahatladım içim açıldı.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Ruhdağı Hasta, Çorbası Tasta

Ne zaman cam tül perde işlerine girişsem sonu hastalıkla bitiyor. Önceleri hepsini bir günde yaptığım için olduğunu düşünürdüm ama bu sefer koca bir haftaya yayarak, kendimi yormadan yaptım sonuç yine hastalık.
Demek ki, benim bu işlerden uzak durmam gerekiyor!!!
Hoş geldin ballı, zencefilli, tarçınlı günler...

14 Kasım 2013 Perşembe

Dinginlik

Sabah sekizde başlayan kargaşa, gürültü, dağınıklık her şey ama her şey Ege uyuduğunda bıçak gibi kesiliveriyor. Sonra elim koynumda ne yapacağını bilmez bir salaklık çörekleniyor üstüme. Salondaki dağılmış oyuncakları sepete dolduruyorum. Kutuları, arabaları, mıknatıslı harfleri, boya kalemlerini ve bir sürü minik dinozoru ayak altından kaldırınca geriye hepten bir boşluk kalıyor. Ah! bir iki ufak şeyi yanlışlıkla sepete atmayıp salonda karşımda bulunca nasıl seviniyorum. İtinayla masanın üstüne bir yere koyuyorum. Misal bugün unuttuğum oyuncak, doktor setinden çıkan mavi oyuncak gözlüğüydü.

Kendimi tüm gün hız treninde gibi hissediyorum ama Ege uyuduğunda birden trenden inmiş birinin sersemliğine bürünüyorum. Ben bu hız trenini ne çok seviyorum bilemezsiniz. Arada evde olmanın karamsarlığı beni dürtse bile ki, bu genelde regl öncesi karışık ruh halimden sebep gün yüzüne çıkıp hızlıca kayboluyor.
Böyle durumlarda tarçınlı kurabiye pişirmek gerekir. Birde portakallı kek  olursa şahane olur.
Bizim evde durumlar böyle, sizi bilemem.




12 Kasım 2013 Salı

Her Güne Yeni Post İlkesine Uyma Çabası

Aslında daha sık uğramak istiyorum bloguma ama  içimdekileri kusma duygusu eskisi gibi yoğun değil. Yazacak ne var ki ???
Ege
.
.
.

Başkaca da bir durum yok gibi :)
Neyse, enseyi karartmayalım. Bir bakalım kişisel günlüğüme yazacak neler var. Öncelikle bugün salonun tül perde yıkama işi var ki, ilk camın tülüyle bu işe start verildi. Camları pazar günü sildiğim için sadece tülleri yıkayıp asma işi beni çok zorlamaz diye düşündüm. Kaç kaç nereye kadar?
Ya bu deveyi güdecek, ya bu diyardan gideceksin. Evden kaçamayacağıma göre mecburi hizmetleri yapmak boynumun borcu.

Bunu geçelim şimdi gelelim D&R siparişime. Daha öncede bir kez sipariş verip yaklaşık 3 hafta kitap beklediğimi unutmuş olmalıyım ki, aynı işi ikinci kez yapıp kitap siparişi verme gafletinde bulundum. Şu an içinde olduğumuz ikinci haftada da, tedarik sürecinde yazısından öteye geçemedim. Acaba sipariş ettiğim kitapları sıfırdan mı bastırıyorlar veyahut bu kitaplar Yemen'den mi geliyor? Neler oluyor anlayabilmiş değilim. Bekliyorum sadece.

Bu ara izlediğim bir Kore dizisi yok. Şu an yayında olan dizilerin bitmesini bekliyorum ki, seri bir şekilde izleyebileyim. Dizi izlemiyorum ama tam 366 bölümlük BLEACH isimli bir anime izliyorum ki, evlere şenlik.


Tabi birde halen izlediğim Amerikan dizilerim var. Mesela Greys Anatomy sonra illaki The Big Bang Theory ve How I Met Your Mother  birde Bones var. Yeni dizi ilave edemiyorum çünkü başlarsam takip etmeden duramıyorum. Allah'tan House M.D ve Fringe bitti. Arada açıp baktıklarımı saymazsak tüm sezonlarını izlediğim diziler şimdilik bu kadar. Daha ne olsun!

Artık, kitap oku, ekrandan bir şeyler izle ve ev işi yap üçlüsünden başka bir şey yapmaz oldum zaten.
Böyle işte.

11 Kasım 2013 Pazartesi

Başarısızlığın Getirdiği Başarı!

Azıcık renk gelsin bloga dediysem de olmadı gitti uyduramadım bir şeyler. En iyisi bildiğim sıkıcı şablonlara geri dönmek dedim.

Amaaan bir can sıkıntısı var gibi üstümde. Saçımı değiştiremediğim için  bloga el atıyım dediysem de olmadı.
Malum bugün pazartesi ev hanımları için temizlik günü! Bende giderek kıdemli ev hanımı statüsünde yerimi sağlama aldığımdan, mevcut görevlerimi itinayla yerine getirdim. Evi çekmek, yerlerde vileda sopasıyla dört dönmek filan derken her yerim ağrıdı. Üstelik hiç yoktan durup dururken, daha demincek sol ayağımın baş parmağının altında bir şey çıktı üstüne basamıyorum. Dışarıdan hiç bir şey gözükmüyor ama ayağa kalkıp adım atınca, baş parmağımın altında bir boncuk varmış da üstünde yürüyormuşum gibi canım yanıyor.
Akşamları saat sekiz olduğu vakit bir uyku bastırıyor bana olduğum yere uzanıveriyorum. Gece geç yatıp sabah erken kalkmanın getirisi sanırım.

Ay! aman Allah, bu nasıl post böyle. İçimdeki yaşlı teyze tezahür etmekte. Biri geri itebilir mi?

8 Kasım 2013 Cuma

ComeBack

Pek bir hevesle beklenen Big Bang'in güzel sesli çocuğu süper bir dönüş yaptı. Son dönemlerde izlediğim açık ara en iyi video klip kendisine ait tebrik ederim. Çok yaratıcı pek bir güzel olan klip şarkıyla mükemmel uyuşmuş.
İyi aile çocuğu imajından kurtulmana da  pek bir memnun oldum
Taeyang efendi ;)

4 Kasım 2013 Pazartesi

Her Şey Bir Yana

Bu sonbahar kitabını okuduğum ve ömrümün kalan yıllarında da okuru olmaya devam edeceğim bir yazardan bahsetmek istiyorum. Belki bir çoğunuz biliyorsunuzdur ama bilmeyenlerde haberdar olsun istedim. 

Uzun uzun kitap anlatısı yapabilen biri değilim. Okunan bir kitabın bende yarattığı hissiyatla sende yarattığı taban tabana zıt olabilir ve bu sebepten burada detaya girmeden ama es geçmenin de günah sayılacağına kanaat getirdiğim kitaplardan bahsetmeden geçemiyorum. 





Kjersti Skomsvold benim için kitaplığımda yeri sarsılmaz bir yere yerleşti ve isterim ki sizde benim kadar keyif alarak okursunuz. Yenal Bilgici Sabit Fikir dergisi için yazar ve kitabı Hızlandıkça Azalıyorum hakkında çok güzel bir eleştiri yazmış.  Fikir sahibi olmanız adına o yazıya bir tık tık derim.

27 Ekim 2013 Pazar

BİRA artı CNBLUE eşittir MUTLU BİR GECE :)



Nihayet balık kokusundan arınan bir mutfağın ardından, soğuk Heineken şişesiyle ayakları uzatıp keyif çatma saati. Evde balık kızartmama yeminimi neden bozdum sanki...

Süper İkili



Bitirdiniz beni. Çok şekersiniz vesselam :)

26 Ekim 2013 Cumartesi

24 Ekim 2013 Perşembe

Başlıksız

Bu aralar sonbaharın dinginliğine kapılmış gidiyorum. En sevdiğim mevsim elbetteki sonbahar. Eylül doğumlu biri olarak başkası düşünülemez.
Bayram boyunca İstanbul dışındaydım. Aslında bizim yıllardır tatil anlayışımız sadece Taşköprü'ye gidip Egenin babaannesi ve üç yıldır yatağa mahkum olan dedesini görmesi demek. Bu sebepten her türlü tatilin öncelikli kısmını Taşköprü'ye ayırıyoruz. Dediğim gibi bana kalsa İstanbul'dan dışarı parmağımın ucunu bile çıkarmam. Kim ne derse desin İstanbul'u çok seviyorum. Hiç bir şey bu gerçeği değiştiremez. Açıkçası İstanbul dışında kalbim sıkışır hep. Yollarda başıma bir şey gelirde İstanbul'u bir daha göremem diye düşünür dertlenirim.
Bu haftaya hiç iyi başlamadım aslında. Hafta bitecek ama benim geçen hafta perşembe günü başlayan baş ağrım bitmek tükenmek bilmedi. Migren ataklarım son yıllarda oldukça azalmıştı ama bu hafta tüm geçmiş zamanların intikamını alırcasına saldırmaya devam ediyor. Bu sabah sakinleşmiş bir ağrıyla güne başlamış olsam da her an varlığını bana hissettirip taciz etmeye devam ediyor. Elim giderse bir nörologdan randevu almak hevesindeyim. Dün gece tülbentle sardığım alnım ve gözlerimi yastığa koyunca kötü şeyler geldi aklıma. Ya bu ağrılarım tümör yüzündense? Ya ölürsem? Ege yetim kalırsa.....
Egenin pek küçük olması beni çok endişelendiriyor. İçimde hep tuhaf bir sıkıntı var. Ege büyümeden ölecekmişim gibi bir his beni gıdıklamakla meşgul. Korkarım her annenin böyle sorunsalları var. Bu tarz endişeler sebebiyle ciddi anlamda başka bir çocuk yapmaya sıcak bakmıyorum. Anne olmadan önce üç çocuğum olsun isterdim ama Ege gözümün önünde büyüdükçe onunla ilgili kaygılarım da gün be gün büyümekte. Anlayacağınız üzere her zamanki içsel sorunlarımla yuvarlanıp gidiyorum.

Bu arada okuduğum son kitap Naomi.



İzlediğim son anime Ookami Kodomo no Ame to Yuki.




İzlediğim son dizi Master's Sun.



İzlediğim son film The Day He Arrives oldu.





9 Ekim 2013 Çarşamba

Döngü

En berbat günler sabaha bir gece önceki baş ağrısından kurtulamamış olarak uyanmaktır. Üstüne birde çocuğunun çok kaprisli bir günü olacağı tutar. Eften püften her şeye mızırdayarak ağlamaklı girizgahlar yapıyor olmasından dolayı evde kaçacak köşe ararsın. Anlayamıyorum, anlatamıyor ve evren bana bugünün çok boktan olacağının sinyallerini veriyor.

Şu an aklımdan geçen tek şey üstüme bir şey geçirip, hızla botlarımı giyip, kapıdan çıkıp gitmek ve yürümek yürümek yürümek. Aklına ilk geleni yapamadığın için, halini sineye çekip ya sabır nidasıyla yüzünü eve döner ve günün çabucak bitmesini dilersin. Akşam beyin eve gelince sabahki hayali gerçekleştirmek için yanar tutuşursun.
Böyle günlerde hep artık kendime ait olmadığım gerçeğiyle yüzleşirim. Doğduğumdan beri üstüme yapışan etiketlere hep yenileri eklendikçe omzumdaki yükte ağırlaşıyor. Bu etiketlerden en ağırı kuşkusuz "anne" yazılı olan etikettir ki, ölene kadar bu etiketi söküp çıkaramazsın. Kim bilir belki öldükten sonra bile.
Lakin hem en güzel hemde en berbat şeydir. Özellikle çocuklar büyüdüğünde ve aslında o kadar özel biri olmadığınızı anladıklarında!
Büyümeden ve şu an eteğinizin çevresindeyken, her şeyi bilen size hayranlıkla bakıp dediğinizi koşulsuz kabul ederken anneliğin keyfini çıkarmalı.

Ama öncelikle iki tane ağrı kesici yutulup, mavi battaniyesinin etiketini zaten kestiğimizi ve daha fazla kesmenin mümkün olmadığını Egeye bir şekilde anlatmalı...

3 Ekim 2013 Perşembe

Kısacık

Aslında yazmak istediğim o kadar çok şey oluyor ki, bir evvelki konuyu yazamadan araya başka bir şey giriyor. Her halükarda her gün şaşmaz bir biçimde yaptığım şeyler okumak, izlemek, pişirmek ve her gün ama her gün yarım saat pedal çevirmek. 40 günde verilen kilo 4,5.
Dolayısıyla bu aralar, mutlu ama daha hırslı, sonbahar ve kışın zorla ayağını kapı arasından sokmasıyla soğuyan havadan pek memnun, her daim mutfaktan gelen  çorba ve kek kokusuyla, battaniyenin sıcağıyla mest olan bir kedi gibiyim ben.
Çokça yazmaktansa özete bakmak en iyisi :)


17 Eylül 2013 Salı

Kara Delik

Geçtiğimiz bir kaç gündür hırsla kitap okuyorum. Bazen bu okuma hali deli bir açlık gibi gelip çörekleniyor üstüme. Ne kadar okursam o kadar büyüyor. Bir elim her daim kitapta diğer elim diğer işlerde günlerdir kendimi kaptırmış gibi okuyorum.
Aslında buna sebep olan şey internetten kitap siparişi vermekten kaynaklanıyor. Önce Can Yayınlarının deli indirimini görüyorum sonra kendimi kaybetmiş gibi alabildiğim kadar kitap almaya koyuluyorum. Sonra açlık daha da büyüyor çünkü kitapları deli gibi arzulamaya başlıyorum. Kargoda beni delirtmek için gelmek bilmiyor ve içimdeki açlık giderek bir kara deliğe dönüşüyor. Kargo geldiğindeyse hırsla o deliği kapatmaya çabalıyorsun.
Bir seferde çok sayıda kitaba daha uygun fiyata ulaşım imkanı sunuyor olsa da, internetten kitap almak halen alışamadığım bir durum.

Hırsla okunanlar bunlardı.

okunmayı bekleyenlerse komodinin üstünde sıralarını bekliyorlar.






16 Eylül 2013 Pazartesi

7.Yıl

Bugün Memo ve benim evlilik yıl dönümümüz. 7 yıl geçti gitti hiç bir şey anlamadım. Zamanın geçtiğini bize fark ettiren tek şey Ege.

Zaman akıp gidiyor yaş alıyoruz, mobilyalarımız eskiyor, saçlarımız beyazlıyor velhasıl bir yastıkta kocayıp gidiyoruz Memo. Bu alışa gelmiş dinginliğin yıllarca sürmesi dileğiyle...

10 Eylül 2013 Salı

Kimbap Günü

Doğum günümün olduğu gün sabahtan Banu ve Burcu bana gelmişlerdi. Ben malum diyette olduğumdan pasta filan almadık. Bir gün önce annemde bir mum üfleme töreni gerçekleştiğinden gerek görmedim. Benim de  ne zamandır yapmaya söz verdiğim kimbap aklıma geldi. Banu'da suşi delisi olduğundan aslının yerini tutmasa da nefsiniz körlensin diyerek girdim mutfağa. 

Giderek bu kimbap konusunda uzmanlaşıyorum. Yemek pişirmeyi yeni tarifler denemeyi çok seviyorum ama yaptıklarımı yiyende olmalı. Memo tek başına nereye kadar?...

                                         
                   
                                         


Burcu'ya bir tane onigiri yaptım.Aslında biraz daha kimbap yapıcaktım ama fazla olur yenmezse ziyan olur diye kalan pirinci onigiriye çevirdim. Lakin yetmedi bile.Kızlar pek beğendi ben diyette olduğumdan tadına bakamadım zira pirinçte yasak olduğundan sadece yutkunarak seyrettim. 

Şu ara kafamı fena halde kimchi yapmaya takmış durumdayım. Geçenlerde Macrocenter'da kimchi için gereken Kore lahanası vardı ama turp yoktu. İkisini aynı anda bulduğum zaman yapıcam bu kimchiyi. 
Memo'da zaten hevesle kimchi bekliyor. Kocamı nasıl kırayım şimdi :)

9 Eylül 2013 Pazartesi

İçmeden Sarhoş Olmak

Cumartesi gecesi gerçekten rüya gibiydi. İnsan uyanmak istemiyor ama ne yazık ki çoktan gerçek dünyaya karışmış durumdayım.

Cumartesi günü Memo ve Ege beni karşıya Banu'ya bırakıp eve döndüler. Biz iki kafadar heyecanla konser saatini beklemeye başladık. BB Kremler allıklar sürülüp kıyafetler giyilince Mesut bizi konserin verileceği Ülker Arena'ya bıraktı. Banu'nun büyük heveslerle konser için aldığı profesyonel fotoğraf makinesini içeri sokamadık yasakmış. Sadece dijital mak. alıyoruz dediler bizde fotoğraf mak. Mesut'a bıraktık ve moralimiz bozuldu. Sonra içeri girdiğimizde iki kızın ellerinde koca fotoğraf mak. çekim yaptıklarını gördük. Güvenlik bir kere uyardı kapattılar ama sonra yeniden çekime geçtiler. Kimsede bir şey demedi. Biz her halde yaşın kemale ermesinden düzene baş kaldırmayı unutmuşuz. Kapıda şirretlik edip güvenliği ketenpereye getirmeyi filan düşünmedik bile. Üstelik ben Banu'ya güvenip benim eski yadigarı getirmeyi düşünmüyordum iyi ki yanıma almışım. Banu'da Samsung Galaxy sayesinde işini gördü.

İçeri girdiğimizde VIP kısma doğru ilerleyip keyiften yere göğe sığmaz olduk. Az gayret etsek sahneye çıkabilirdik o kadar yakındık. İçerisi kısmen boştu çünkü halen insanlar içeri girmeye çalışıyordu. Girenlerde gezinmekle meşguldü. Dev ekranlarda video klipler verilmekte millet bir ağızdan eşlik etmekteydi.
                                                      (Tarihi görmezden gelin...)
Sonra nihayet Konser başladı. İlk önce tüm şarkıcı ve gruplar sırayla sahneye gelip seyircileri selamladılar. Deli gibi alkış çığlık temaşa görülmeye değerdi. Bu ağza çalınan bir parmak bal gibiydi. Nihayet gerçekten konsere geldiğimizin bilincindeydik artık. O ana kadar her şey şaka gibiydi. Lakin işte kliplerden youtube dan her türlü materyalleri indirip izlediğimiz ayılıp bayıldığımız insanlar karşımıza gelmiş bizi selamlıyorlardı. Gayet alçak gönüllü ve biraz ürkekçe önümüzden geçip gittiler. İlk defa Türkiye'ye gelmiş Türk fanların içten ilgisini görmüşlerdi. Allah var Banu ve ben hariç herkes deli gibi şarkıları ezberlemiş. Her şarkıda eşlik ettiler. Tezahürat süperdi. Üstelik herkese çok alaka vardı. Şaşırdım ve çok hoşuma gitti.

İşte nihayet konser başlayınca ilk sırada benim kendisine feci biçimde yanık olduğum Lee Joon Efendinin üyesi olduğu grup MBLAQ çıktı. Islık, çığlık kulakları delen (Allah'ım yaşlanmışım be !) tezahüratlar eşliğinde MBLAQ sahne aldı. Önce küçük bir sunum ve arkasından Mona Lisa şarkısıyla önümüzde arzı endam ettiler. Yarabbim MBLAQ burnumun dibindeydi. Şöyle söyliyim, Lee Joon dans ederken savrulan saçlarından akan ter damlalarını görebiliyordum. Bir yandan video çekmeye çabaladım sonra asıl gösteriyi izlemek varken kameraya yapışık konseri kaçırmak istemediğime kanaat getirip o anın keyfini çıkardım. Bu sebepten her grubu 1 dk. kısa videolarla çekip arşivime attım. Nihayetinde zaten bu konser KBS kanalı tarafından baştan sona HD verilecek. Neyse, MBLAQ Smoky Girl, Y, Oh Ye! gibi şarkıları söyleyip sahneden ayrıldı. Çok kısa süren ama unutulmaz anlardı.
video


Sonra Aille sahne aldı. Herkes yine bir ağızdan eşlik etti. Sahnede ilk önce Üsküdar'a Giderken şarkısını söyleyince herkes mest oldu. Eşlik ettiğim tek şarkısı buydu :) Ama güzel bir sahne şovu yaptı ve arkasından konserin benim için diğer bir güzelliği FT Island sahne aldı ve bence sahneyi aldı götürdü. Honki süper bir adam herkes coştu. Ortam daha bir ısındı ve keyifler tavan yaptı.

(Video yükledim ama kitlendi blog mecbur foto)

Miss A çıkmadan evvel sunucular elleriyle mis işareti yaptı gülmekten öldük. Çok şekerlerdi. Bu arada sunuculuğu Gruplardan belli kişiler yapıyor birde Türk sunucu bayan vardı.
Miss A benim için en son Gu Family Book dizisinde izlediğim pek sevdiğim şekerden yapılmış gibi duran Suzy demek. Şarkılarını çok bilmiyorum. Konserden önce biraz videolarına filan baktım ama eşlik edecek kadar ezberim yoktu. Miss A sahneden çekilince yerini benim için diğer bir güzellik olan BEAST'e bıraktı. Tabi çığlıklar tavan yaptı. Bende var gücümle tezahürat yapıp şarkılara eşlik ettim. Beautiful Night şarkısına herkes bir ağızdan eşlik edip coştu. Süperdiler.
video


Arada grupların düet yaptığı kısa bir bölüm oldu ve sonra nihayet en fazla sevilen ve deli gibi beklenen Super Junior sahne aldı. İşte artık herkes o andan sonra kendinden geçmiş sadece sahneye odaklanmıştı. Super Junior Kore'nin diğer ülkelerde en tanınan erkek gruplarından. Acayip fan popülasyonu var ve bence gerçekten fanlarını en fazla seven önemseyen grupta Super Junior.
Ellerinden geldikçe Türkçe cümleler söylemeye çabalayan gösterilerinin finalinde Türk Bayrağı açıp öperek, oradaki genç yaşlı (benden daha yaşlı insanlarda vardı!) herkesin kalbini kazanarak gönüllerde sarsılmaz bir yer edindiler.
                                         
(Yine blogun azizliğine uğradım videoyu yüklemedi...)

Finalde artık tüm gruplar sahnedeydi. Alkış tezahürat sevgi gösterileri tavan yapmıştı. Konser sonunda artık tüm sanatçıların gözünde pırıltı vardı. Seyircileri sevgi ve minnet duygularıyla selamladılar. Bizim onları sevdiğimiz kadar onlarda bizi sevmişti. Yine gelme sözleri vererek, mümkün olduğu kadar seyircilerin ellerini sıkıp hediyeleri kabul ettiler ve daima gülümseyerek final yaptılar.

(Video yükleme çabası ve hüsran)

Bizde sarhoş bir biçimde çıkışa yöneldik. Birer buzlu kahve alıp enişte beyi bekledik. Bu konseri kaçırsaydım çok üzülürdüm. İyi ki 35 yaşındaymışım dedim zira 20 yaşın altında olsaydım bu konsere kesinlikle gidemezdim :( Ailesinden izin alamayıp gidemeyen kardeşlerimin acısını kalbimde hissettim ama inşallah daha güzellerine giderler. Bizim ülkemizde konsere gitmek kolay değil. Fakat konsere anneleriyle gelenlerde vardı. Böyle güzel ailelerde var. Buda umut verici bir durum.

Neyse, eve gelince beni çok özleyen Egeyi kucaklayıp hasret giderdim. Uyumamış beni beklemiş. Banyosunu yaptırıp yatırdım. Memoyla çektiğim videolara baktık biraz konser dedikodusu yaptık ve ben maşuk bir şekilde uykuya teslim oldum. O gece birde rüyamda Jang Geun Suk'u görünce tam oldu :D

Yani bir kez daha ilk göz ağrımın kıymetini anladım. 
                                                       Allah'ın sevilen kuluyum işte...






6 Eylül 2013 Cuma

Konsere 1 Gün Kaldı

Sahne hazırlıkları son gaz devam ediyor. Bende de hazırlıklar tam gaz devam etmekte.
Avazım çıktığı kadar tezahürat yapıp şarkılara eşlik edicem. Yarın akşamı iple çekiyorum.
Yaşasın her daim genç olmak.

3 Eylül 2013 Salı

35+1. Gün

Yeni yaşımın ilk günü temizlik yapmam gerek fakat ne yapıyoruz? ivedilikle kaçabildiğimiz kadar kaçıyoruz. Ege bana yalandan oyuncaklarıyla portakal suyu, kahve, süt içirip mama yedirtiyor. Ben oooo! harika dedikçe keyiflenip yeni  bir bardak dayıyor ağzıma. Çocukla oynamak ne güzel. Hem oynayıp hem bloga yazı girmek biraz iki yüzlülük ama...

Neyse, asıl mevzu İSTANBUL-GYEONGJU DÜNYA KÜLTÜR EXPO 2013 organizasyonu. Elimde olsa 22 Eylüle kadar organizasyonda gönüllü çalışırdım ama ne mümkün...
Bende bazı şeyleri mimledim inşallah izleyebilirim ve görmek istediğim sergileri görebilirim. Zira 14-22 Eylül arası Taşköprü'de olacağım için tüm şartlarımı zorlamam gerek :)
Bu cumartesi ise büyük gün.!!!! K-POP Konseri. Acayip heyecanlıyım.

Ayrıca geçen hafta aldığım kararla sıkı bir diyete girdim. Malum Dukan Efendi yine hayatıma zuhur etti. Bu sefer çok kararlıyım. Bu kararımın sonucu 2,5 kilo verdim. Bundan sonra haftada 1 kilo vererek gitmem gerek. Ayrıca eve aldığım kondisyon bisikletiyle maratona hazırlanıyorum :P Çok pis hırs yaptım.

Birde bu hafta saçlarımı biraz kestirmeye karar verdim. (Konsere hazırlık) Karar veremediğim tek şey kahkül kestirmeli miyim??? Saçları dümdüüüüüz olan birinin saçıyla fazla oynama şansı olmuyor. Yer çekimine bırakıp uzatıyorum genelde. Uzun saçı seviyorum ama arada bir değişiklik istiyor insan.  Ne biliyim belki konser sırasında Lee joon gelir elimi tutar filan saçım başım düzgün olsun :D

Böyle işte. Şimdi Egenin verdiği yalancı kahveleri içmem gerek ben kaçtım.