31 Aralık 2009 Perşembe

Son Gün

Bugün tatildi ama bunu hak etmek için geçen cumartesi tüm gün deli gibi çalışmıştık. Dün gece başıma korkunç bir ağrı saplandı. Ne zamandır migrenim tutmuyor derken, iti an çomağı hazırla durumu oldu. Vicks'in bir zararı var mı bilmiyorum? ben alnıma şakaklarıma sürüp eski usul gözümü alnımı tülbentle sarıp kafayı vurup yattım. İlaç zaten alamıyorum :( eskiden olsa çakardım iki novalgin sen sağ ben selamet :)

Neyse, sabah kalktığımda bile ağrım geçmemişti. Memo işe gitti, bende kalkıp bilgisayarın önünde takıldım biraz. Sonra Banu aradı, işten çıkıyormuş Taksim'e geçecekmiş. Sebepse, Burcu'ya Leydi Gaga'nın yeni çıkan ikili Cd sini almak. Yeni yıl hediyesi işte. Bende geliyim dedim çünkü evde durmak beni feci şekilde hasta ediyor.
Hemen duşa girdim ve girmeden evvel kaç kiloyum diye baktım moralim bozuldu. 45,5 olmuşum. Yani resmen Victoria Secret melekleriyle yarışacak durumdayım. Kaburgalarım sayılıyor, dümdüz bir karnım var ve o üst bölgedeki çıkıntılarsa taş gibi :) onlar habire şişiyor. Tam plajlık bir vücudum oldu ama ne yazık ki artık çok geç. Banu'yla 12:00 gibi Kanyon'da buluştuk. Ben oraya gelene kadar ki, taş çatlasa yürüyerek 10 dk. sürer, çok yoruldum. Tipim zaten Tim Burton'ın Ölü Gelin filmindeki tip gibi olduğundan, bem beyaz bir suratla kendimi Sturbucks'a attım. Limonlu kekten tırtıkladım, biraz oturduk kendime geldim. Oradan ver elini Taksim. Hediyeyi aldık ve Cevahir'e geçtik. Oradanda alacakları vardı, bende Memo'ya bir gömlek aldım tekrar Kanyon'a döndük. Kredi kartında kalan chip paraları harcamak için Mother Care'den içeri girdik. Çorap ve emzik alıp çıktık :) Banu birde gidip takıcıdan saç bandı aldı. Kırmızı donlara baktık filan.

Sonra Mesut'u beklemek için banklara oturduk ve geleni geçeni çekiştirdik. Ona buna çamur attık, tam devleti kurtarıyoruk ki, Mesut geldi ve Banu'da Çekmeköy'e doğru yola çıktı. Bende son bir gayret eve geldim.

Banu'nun işi çok. Öyle böyle değil, daha hindi pişirecek kendisi. Ah benim sevgili ağustos böceğim, tüm gün gezdik. Hindi tavuk gibi kolayda pişmez, bakalım neler olacak?
Üstelik yemeği yedikten sonra geç vakit bize gelecekler. Yemek yiyemediğimden koku vesaire, ben onlara gidemedim sağ olsun onlar bize gelecek.

Bir seneyi daha böyle bitirmiş olacak ve yeni senenin ilk sabahına muhtemelen ben kusarak başlayacağım ama olsun yinede yaşasın yeni yıl :)

30 Aralık 2009 Çarşamba

Kontrol

Dün doktor kontrolümüz vardı. Randevum 10:30'da olduğundan evden gitmeye karar verdim. Sabah Memo işe gidince bende 2 bölüm Şeker Kız Candy izledim. Çok iyi geldi. Yarım muz 3 tanede fındık yedim daha ne olsun. Adam olana çok bile. Hastane kapısında karşılaştık Memo'yla işlemleri halledip doktorun katına çıktık. Ultrasona girdik doğruca. Bu sefer başını vücudunu ayırt edebildik hatta kol ve bacak çıkıntıları, göbek kordonunu ve pompa gibi hareket eden kalbini gördük. Bu sefer daha inandırıcı geldi durumum. Doktorumda ellerimden tutup çektiklerinin karşılığını alıyorsun merak etme dedi. Ne güzel bir söz. Doktorumla aramda pozitif bir ilişki var umarım sonuna kadar böyle devam eder. Bebek geliştikçe bulantılar azalacak dedi. Tartıldım biraz daha azalmış yekünüm. Tansiyonum 8/5. Böyleyim işte.

Bebeğin boyu tamı tamına 3,25 cm. 10 haftalık ve haftasında olması gerektiği gibi. İyiymiş yani, inşallah öylede devam eder.
Bizden istediğin bir şey var mı? dedi doktorum mide bulantısı için verdiğiniz ilacı yazın lütfen dedim. Ama devam etmek istemiyorum bir yandan, illaki içimde bir ilaç korkusu var. Doktor verse bile.
Neyse, bir dahaki kontrol 14 Ocak. İkili test zamanım yani. Umarım her şey güzel gider.

Dün doktor çıkışı ofise döndüm. Patronuma bebeğin ultrason çıktısını gösterdim. Erkek bu bence dedi. Mühendis yapacakmış onu. Bir eve bir tane mekanikçi yeter bence. Bana doğumdan sonra kaç sene gelmeyeceksin diye takılıyor ona göre önlem alacakmış velakin ben evden idare ederim ofisi dedim. Yıllarca işe gitmemek olur mu? Bakalım görücez bunların hepsini yaşamadan bilemem. Uzaktan atıp tutmak basitmiş.

Dün gece tamda akşam yediğim sekiz adet fındığı ve bir adet elmayı itina ile kusmuş, sürünerek yatağa giderken, ultrason resmindeki koca kafasına küçük bir buse kondurdum. Kerata seni. Sen dişlisin de, ben değil miyim? Kolay pes etmem, inat dersen dibine kadar hadi bakalım.

25 Aralık 2009 Cuma

Güzel Cuma.

Sabaha kötü başladım. Klasik öğürtüler ve bu çile ne zaman bitecek edebiyatıyla başladı. Giyindim Memo'yla beraber evden çıktık. Taksiyle işe geldim. Ofistekilerle sabah gevezeliği ve işleri toparlama dürtüsüyle masa başına gömülmece. Öğle tatilinde saçlarımı kestirmeye karar verdim. Hadi bakalım. Yeni bir hırka aldım kendime uzun belden kuşakla bağlamalı ve her şey gibi bu hırkamda gri. Yani Koyu gri. Ofistekiler çok kızıyor bana gri alıyorum diye ama en sevdiğim renkler siyah, gri, beyaz, lacivert, kahverengi. Dolapta pembe bir şey bulmak zor ama geçen sene aldığım 2 pembe tişört var şimdi hatırladım.
Bebek için hırka yelek örelim ne renk olsun diye soruyorlar, ben hemen atlıyorum gri ve lacivert beyaz. Siyahta olur. Adams ailesinin bebeği gibi.

Geçen gün mothercare girdim. Eskiden canım sıkılsa bu mağazaya girip indirimleri takip ederdim. Deliyim doğru. Şimdi ise girmek istemiyorum nedense. Belki bir şeyler almaktan korkuyorumdur. Yani bebeğe bir şey almak için çok erken daha 3 ay bile bitmedi. Bundan çekiniyorum galiba. Neyse işte geçen gün Kanyon'dan geçerken girdim içeri. Beyaz tulumlara yeni doğan setlerine filan baktım. Pijamalara dokundum. Gözüm arkamda çıktım sonra. Erken daha alamam şimdi dedim. Annemde yeni yıl hediyesi almak istiyormuş bebeğe. Banu'da bari ablamın yiyeceği bir şey alalım, dolaylı yoldan bebek istifade etsin dedi. Benim boğazımdan geçenler o kadar sınırlı ki ve ben onları yemekten o kadar usandım ki, yeni yılda böyle bir hediyeyi bende bebekte istemeyiz. Başka alternatiflere açığız ama.

Salı günü doktor kontrolüm var. Bakalım neler olucak. Bebeğin gelişimi ne alemde?,
Geçenki kontrolden beri 1 kilo daha verdim. Acaba kusmalarım için verdiği ilaca devam edecek miyim? İdrar tahlilim yine berbat çıktığından serum mu takıcak? Görücez.

Gelelim Mim konusuna.

Sevgili Beste, yeni yıl beklentilerimi sormuş.

Bu senenin son aylarını malum biraz şaşkın, biraz depresif geçiriyorum. Yeni yılda ne beklediğimi bile düşünmemiştim. Depresyona yatkın bir bünye için şaşılası bir sonuç değildi gerçi.

Neyse, şapkayı önümüze alıp düşünelim bakalım.

Bir kere 2009 benim için çok iyi geçti. Evimizde istediğimiz tadilatları yapabildik sonra harika bir tatile çıktım. Banum evlendi. Bu sene bitmeden içimde bir başka kalbin atışlarını duydum. Çok güzel kitaplar okudum. Güzel yemekler yedim. Memo'yla bir sürü güzel anımız oldu. Votka limonlu akşamlarımız bol gevezelikle geçti yani her şey iyi, her şey güzeldi.

2010 için beklediklerimse, elbette iyi ve sağlıklı bir hamilelik.

Artık iştahla yemek, yemek, yemek, yemek, yemek, yemek, yemek, yemek, ye...

Bebeğimin içimde sağlıkla büyümesi ve beni üzmeden yormadan kolaylıkla normal bir biçimde doğması.


Sonra, doğum ertesi depresyona girmemek en büyük dileğim. Çünkü gerçekten depresyona yatkın ve bu yönde ilaç kullanmış biriyim. Hamileliğimin bu ilk aylarıda, beni ruhen çok zorladı ve aynı sıkıntıları doğum sonrası yaşamak ve bunu yaşarken çevremdeki insanları kırmak en büyük korkum.

Birde eğer böyle olursa, Memo yanımda olsun istiyorum. Beni daha çok sevsin, daha çok anlasın, daha tolere edici olsun. En büyük beklentim bu galiba.

Sonra elbetteki bebeğimle güzel bir sonbahar yaşamak ve beraber yürüyüşlere çıkmak, kahve molaları vermek, kitapçıları gezmek istiyorum.

Ah! birde bebeğim beni çok ama çok sevsin istiyorum.

Bebekli hayata alışmamız kolay olsun ve hem maddi, hem manevi yüklere hazırlıklı olabilelim istiyorum.

Birde içimize sinen ideal arabayı alabilmeyi istiyorum. Mümkünse yeni yılın ilk aylarında.

Sağlık ve huzur diliyorum ki en önemlisi huzurlu bir ev, sağlıklı bir bünye .Diğer her şey bir şekilde temin edilir.

Tabi parada mühim. Ben hep bereketli para isterim. Çok değil. Para bereketli olsun yeter. Patronum zam yaparsa gerçekten yeni yıl mucizesi derdim mesela.

Kimsenin hakkı bana geçmesin, kimsede de hakkım kalmasın.

Kalp kırıklıklarımı düşünmeden, maziyi anmadan, O da burada olsaydı demeden, hayırla huzurla bir yıla başlayıp bitirmek istiyorum.

* Kulaklıktan gelen ses, Noir Desir / Un Homme Presse

23 Aralık 2009 Çarşamba

Koza



Masamda bir fincan sade kahve. Tam sıcaklığında ve kıvamında. Kulaklıkta güzel bir müzik ve öğle tatilinde yapılacaklarla oyalanmak ne şahane.
Yeni bir kitap almalı, o kitabı çok sevmeli ve kapağın içine, senenin son kitabıydı diye not düşülmeli. Yeni bir moleskine almalı ve yeni notlar düşülmeli. Yeni sene, yeni umutlar. Yeni hedefler konmalı vs. vs.

Şimdilik üst paragrafın coşkusuna eremedim. Yeni yıl ruhum uzaklara yolculuğa çıkmış gibi. Üstelik bana kart bile atmadı. Kendi dünyamın içinde gönüllü bir esaretle prangalanmış gibiyim. Dış dünyaya çıkmak istemiyorum. Kendi yarattığım hastalıklı dünyamda gayet iyiyim. Saçlarımı filan kesmeliyim diye arada atak yapmaya çalışsamda, ı ıhh olmuyor çıkamıyorum. Bu akşam tırnaklarıma kırmızı oje sürücem işte diye söyleniyorum tüm gün ama sonuç fiyasko.

Kozasında uyuyan bir tırtıl gibiyim. Büyük bir değişim geçirecekmiş gibiyim. Kelebeğe dönüşebilecek miyim? Kim bilir?

22 Aralık 2009 Salı

Madonna/Celebration



Bu şarkıyı dinliyorum ama sürekli ve sürekli. Kendimi iyi hissettiriyor. Beni iyi hissettiren her şeye açığım. Başımın üstünde yeri var. İçimde dans etme arzusu oturduğum yerde masa başında dingildek bir ritim tutturmuşum. Neyi bekliyorsun diyor ya Madonna, işte öyle dediği anda bağıra çağıra şarkıya eşlik etmek istiyorum. Bir anda ofis bir klip sahnesine dönsün istiyorum. Ortada bir disco topu ne şahane olurdu.

Müzik iyidir güzeldir. Mide bulantısını bile unutturur. Az önce yenen yarım muz midede kalsın diye beyin itina ile oyalanır. Aman sakın kusma komutu verme, kıllandırma şimdi mideyi denir.

Haydi beyin efendi oturmaya mı geldik? eller havaya.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Kabus

Bu gece rüyamda yine bir oğlum olmuş. Oğlanları göre göre, doğurcam kızı en sonunda. Rüya açılışı, tipik emzirme sahnesi. Bu olay beni neden bu kadar geriyor anlamıyorum. Her rüyada aynı sorun. Bebek emiyor mu? süt var mı? gına geldi artık.

Neyse, sonra altını açıcam çocuğun ama sırıl sıklam çiş içinde yani. Yuh diyorum kendime, hangi akla hizmet çocuğu bu hale getirdim ki! İşin tuhafı oda habire dolmaya başlıyor. Birde bana akıl veriyorlar yani ben ilk kez altını değiştiricem ve bezi doğru biçimde koymamışım. Biliyoruz herhalde diye tersliyorum ama kimse tınlamıyor. Elimden alıp altını açmak isteyecekler neredeyse. Ama atmaca gibiyim bırakmıyorum çocuğu. Fakat oda habire insan doluyor. Bebeği yatıracak alan bulamıyorum o derece. Neredeyse üstüne oturacaklar. En sonunda ehh! yeter be hepiniz boşaltın odayı diye şarlıyorum. Ben öyle debelenirken uyanmışım. Tabi o sinirle doğru banyoya kusmaya gittim. Arkamdan Memo kustun mu? sorusuyla belirdi. Hı hı, kustum.

Bu rüyadan sonra kusulmazda ne olur ?

19 Aralık 2009 Cumartesi

İstekler...


Bugün soğuk bir cumartesi günü. Güzel bir kış günü. Aslında bir dostla buluşup sohbet etmek, kahve içmek için harika bir gün. Patlamış mısır ve sinema için daha iyi bir gün düşünülemez. İstiklal'de kalabalığa karışmak kitapçıları talan etmek, her cafeden ayrı bir müzik eşliğinde adımlarına ritim katmaksa cabası.

Şimdilik bu güzel duyguları itina ile rafa koyuyoruz. Zira bugün iş olan cumartesilerden. Irak'ta 5 yıldızlı bir otelin şantiyesine asma tavan yerleşimlerini yetiştirme günü. Kulaklıktan gelen içli şarkılara eşlik etme günü. Üstelik kahve içilecek dostun Libya'da bir şantiyede olmasıda cabası.

* Kulaklıktan gelen şarkı, Patti Smith/China Bird

18 Aralık 2009 Cuma

Cuma Biterken


Bazı öğlenler Memo'yla yemek için buluşuyoruz ya bu beni çok mutlu ediyor. Sanki lisedeymişiz ve okulu kırmışız gibi :)
Elele tutuşmak bile daha iç gıcıklayıcı. Hele bu öğlen olduğu gibi yağmurda varsa pek bir hoş oluyor.

Öğle yemeği için dışarı çıkmayalı tam 2 hafta oldu. Ondan önceki hafta zaten işe gitmemiştim. Nihayet bu öğlen bir kase ezogelin çorbası içtim. Başka bir şey yemeyi gözüm kesmedi. Memo'nun iştahla tabağındakileri götürüşünü izledim oda yetti zaten.
Baş başa bir şeyler yapmayalı yıllar oldu sanki. Hafiften düzelme emareleri görüyorum kendimde ve bu beni oldukça cesaretlendiriyor. İnşallah bu ayın sonunda epey toparlanmaya başlarım.

Sinemaya gitmek ve hamburger yemek istiyorum ama La Vita'nın veya Dilek Pera'nın hamburgerinden. Birde Taksim Marmara Büfe'nin goralısı var. Ah kokmasa ve ben yiyebilsem, yasak filan tınlamazdım yeminle :)

Bu aralar en çok yağmursuz ama soğuk bir günde gezip dolaştığımı, canımın istediğini yediğimi, üşüdüğümde bir fincan sıcak çikolata içtiğimi ve karnımda ufaktan kıpırtılar hissettiğim güzel bir cumartesi gününün hayalini kuruyorum. Mesela Şubat ayında bu hayalim gerçekleşse süper olurdu. Gerçi o zamanda bebeği hissetmem biraz zor ama kim bilir belki...

Yarın işe gitmem gerek. Önce ılık bir banyo sefası (ki, bu beni çok rahatlatıyor ve nedense saçlarım acayip yağlandı bu ara her gün mutlaka yıkamam gerek yoksa bir haftadır yıkanmamış gibi gözüküyor) sonra demir ilacı ve doğruca yatak. Birde kesintisiz uyuyabilsem ama neredeyse 1 aydır deliksiz uykuya hasret kaldım. Gecenin bir yarısı en uyunulası saatlerde uyanıyor ve sonrasında bölük pörçük uykularla sabahı ediyorum.

Tavada balık gibi, sağa sola dönüp duruyorum işte.

17 Aralık 2009 Perşembe

YARADILIŞ DESTANI




Her şeyden önce su vardır. Yer , gök , ay ve güneş yoktu. İlah Kara Han ( Kayra Han ) ile insan vardı. Her ikisi de birer kara kaz şeklinde , suyun üstünde uçuyorlardı.

Kara Han hiç bir şey düşünmüyordu. O sırada insan rüzgârı icât edip suyu dalgalandırdı, Kara Hanın yüzüne su sıçrattı. Bunu yapınca da kendisinin ilahlardan daha güçlü olduğunu sandı, daha yüksekte uçmak istedi.

Ama uçamadı ve suya düşüp dibe doğru dalmağa başladı. Neredeyse boğulacaktı; "Bana yardım et!" diye bağırıp Kara Handan yardım istedi.


Kara Han izin verdi ve insan su yüzüne boğulmadan çıktı. Ondan sonra Kara Han: "Sağlam bir taş olsun!" dedi; suyun dibinden bir taş yükseldi. Kara Han ile İnsan, bu taşın üstüne oturdular. Kara Han İnsana: "Suya dal, suyun dibinden toprak çıkar!" diye emir verdi, insan bu emri yerine getirdi. Suyun dibinden çıkardığı toprağı Kara Han'a götürdü.


Kara Han, insanın getirdiği toprağı suyun üzerine serpti ve serperken de: "Yer olsun!..." diye buyurdu. Buyruk yerine geldi, böylece yer yüzü yaratılmış oldu. Kara Han, insana yine: "Suya dal ve suyun dibindeki topraktan çıkar!.." diye emir verdi, insan suya daldığı zaman, bu sefer, kendim için de toprak alayım, diye düşündü, iki avucuna da toprak doldurdu, birindekini Kara Han'dan gizlemek için ağzına attı, sakladı. Maksadı, Kara Han'dan saklayıp kendine göre bir yer yaratmaktı.


Bu düşünceyle avucundaki toprağı getirip Kara Han'a uzattı. Kara Han, bu toprağı da suyun üzerine serpti ve genişlemesini buyurdu. Ne var ki Kara Han'ın suya serptiği toprak gibi, insanın ağzının içine sakladığı toprak da büyüyüp genişlemeğe başlamıştı. Bunu düşünmeyen insan korktu, soluğu kesilecekti, neredeyse Ölecekti. Kaçmağa başladı. Ama nereye kaçsa yani başında Kara Han'ın varlığını hissediyordu, ondan kaçamıyordu. Çaresiz kalınca yalvarmağa başladı.


Kara Han, insana: "Ağzındaki toprağı ne için sakladın?" diye sordu, insan: "Kendim için yer yaratmak niyetiyle saklamıştım." diye cevap verdi. Kara Han da: "Öyleyse at ağzından da kurtul!" dedi. insan, ağzında sakladığı toprağı attı. Bunlar yere dökülürken küçük tepeler meydana geldi. Bunun üzerine Kara Han: "Şimdi sen artık günahlı oldun" dedi; "Bana karşı geldin, kötülük düşündün. Senden sonra sana uyan, senin gibi kötülük düşünenler, senin gibi kötü kişi olacaklar; bana itaat edenler ise iyi ve temiz düşünceli olacak, onlar güneş ve aydınlık yüzü göreceklerdir. Bundan sonra senin adın Erlik olsun. Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun, günahlarım senden saklayanlar ise benim olsunlar!..."


Bu sırada, yer yüzünde dalsız budaksız bir ağaç yeşermişti. Kara Han bu dalsız budaksız ağacı görünce hoşlaşmadı ; "Dallan, yaprakları olmayan ağaca bakmak hoş değil, bu ağacın dokuz dalı birden olsun!..." dedi. Dalsız budaksız ağaç bir anda dokuz dallı oluverdi. Kara Han bunu görünce: "Bu dokuz dalın her birinin kökünde birerden dokuz kişi türesin ve bunlardan dokuz millet olsun!.." dedi.


Erlik, bunlar olurken büyük bir gürültü duymuştu. Nedir acaba? diye bakınıp düşünürken vardı Kara Han'a gürültünün sebebini sordu. Kara Han da: "Ben bir Hakanım sen de kendince bir Hakansın. Duyduğun gürültüyü yapan insanlar benim insanlarımdır." diye cevap verdi. Erlik bu milleti kendisine vermesi için Kara Han'a rica ettiyse de Kara Han: "Hayır!" diye karşıladı; "Sen git kendi işine bak!"


Erlik'in canı sıkıldı. "Hele dur bir gidip şu milleti göreyim" diye kalabalığın yanına vardı. Orada, insanlardan başka yaban hayvanları, kuşlar ve daha bilmediği bir çok güzel yaratıklar vardı. Erlik: "Kara Han bunları nasıl yarattı acaba? Bunlar burada ne yiyip ne içiyorlar?" dîye düşünmeğe başladı. O düşüne dursun , insanlar ağacın meyvelerinden yemeğe başlamışlardı. Erlik baktı ki, insanlar ağacın yalnız bir yanındaki meyvelerden yiyorlar, öte yandakilere ellerini bile sürmüyorlar. Gidip bunun sebebini sordu, insanlardan aldığı cevap ise: "Tanrı bize o yandaki meyvelerden yemeyi yasak etti, biz de bunun için o meyvelerden yemiyor ancak, izin verdiği güneşin doğduğu yandaki meyvelerden yiyoruz. Şu gördüğün yılan ile köpek, o yasak yandaki meyveleri yemememiz için bekçilik ediyor."


Bu cevap Erlik'in canını sıkacağı yerde sevindirdi. Ağacın çevresindeki insanların arasında bulunan Doğanay (Törüngey) denilen bir adam buldu ve ona: "Kara Han size yalan söylemiş. Asıl size yasakladığı meyvelerden yemeniz gerekir; daha tatlıdır, göreceksiniz" dedi. Bu sırada uyumakta olan yılanın ağzına girdi ve yılana ağaca çıkmasını söyledi. Yılan da ağaca çıkıp yasak meyvelerden yedi. Doğanay'ın karısı Ece (Eje) yanlarına gelmişti. Erlik, Doğanay'la Ece'ye de meyvelerden yemeleri için ısrar etti. Doğanay, Kara Han'ın sözünü tutarak yasak meyvelerden yemedi ama karısı Ece dayanamadı, yedi. Meyve çok tatlı idi. Alıp, kocasının ağzına sürdü o anda Doğanay ile Ece'nin tüyleri dökülüverdi, birden utanmağa başladılar, kaçışıp her biri bir ağacın ardına saklandılar.


Bu işler olurken Kara Han oraya gelmişti, insanların hepsi birden kaçışıp aklınca birer köşeye gizlenmişlerdi. Kara Han: "Doğanay!. Ece!. Doğanay! Ece!" diye haykırmağa başladı. "Neredesiniz?"


Doğanay'la Ece: "Ağaçların arasındayız" diye cevap verdiler. "Sana görünemeyiz. Utanıyoruz."


Sonra, olanları bir bir anlattılar. Kara Han, bildiği şeyleri duymanın Öfkesi içinde her birine ayrı ayrı cezalar verdi: "Şimdi sen de Erlik'ten bir parça oldun" diye yılana verdi ilk cezasını; "İnsanlar sana düşman olsun, seni görünce vurup, ezip öldürsünler!" dedi.


Ece'ye döndü: "Sen Erlik'in sözüne uydun, yasak meyveyi yedin, öyleyse cezanı çekeceksin. Çocuk doğuracaksın, doğururken de türlü eza cefa ve acı çekeceksin. Sonunda öleceksin, ölümü tadacaksın!"


Doğanay'a da şöyle diyerek cezasını verdi: "Erlik'in gösterdiğini yedin. Benim sözümü dinlemedin. Madem Erlik'in sözüne uydun öyleyse onun adamları onun ülkesinde yaşar, karanlık dünyasında bulunur. Benim ışığımdan mahrum kalır. Benim sözümü dinlemiş olsaydın benim gibi olacaktın. Dinlemediğin için dokuz oğlun ve dokuz kızın olacak. Bundan sonra ben insan yaratmayacağım. Bundan sonra insanlar senden türeyecek. Tek başına ne yaparsan yap."


Erliğe de kızdı: "Benim adamlarımı neden aldattın?" diye sordu öfkeyle. ,


Erlik: "İstedim vermedin" dedi; "Ben de senden çaldım. Artık hep çalacağım. Atla kaçarsa düşürüp çalacağım; içip içip sarhoş olurlarsa birbirine düşürüp döğüştüreceğim.. Suya girseler, ağaçlara çıksalar bile yine çalacağım."


Kara Han da: "Öyleyse üç kat yerin altında, ayı güneşi olmayan karanlık bir dünya vardır. Seni oraya atıyorum!" diye Erlik'i cezalandırdı.


Bu iş de bitince bütün insanlara birden ceza verdi: "Bundan sonra kendi yemeğinizi kendiniz kazanacak, gücünüzle elde edeceksiniz, benim yemeğimden yemek yok" dedi; "Artık yüz yüze 'gelip sizinle konuşmayacağım. Size bundan sonra Gök Oğul'u (Maytere) göndereceğim."


Gök Oğul gelip insanlara bir çok şeyler yapmasını öğretti. Arabayı da Gök Oğul yaptı. Ayrıca ot köklerini, yenebilecek bir kısım otlan yemeyi insanlara öğretti.


Bu böylece sürüp giderken Erlik Gök Oğul'a yalvarıyordu: "Ey Gök Oğul, bana yardım et, Kara Han'dan izin iste, yanına çıkmak dileğimi söyle, yardım et bana!" ,


Gök Oğul, Erlik'in bu dileğini Kara Han'a iletti ise de Kara Han aldırış bilş etmedi; Gök Oğul tam altmış yıl yalvarma-sına devam etti. Bunun üzerine, altmış yılın sonunda Kara Han Erlik'e haber gönderdi: "Düşmanlıktan vazgeçersen, insanlara kötülük etmezsen sana izin veririm, yanıma gelirsin." dedi. Erlik söz verdi. Bunun üzerine, Kara Han'ın huzuruna çıktı, baş eğdi: "Beni kutsa, bana izin ver, ben de kendime gökler yapayım" diye yalvardı.


Kara Han buna da izin verdi, îzni koparan Erlik kendisi için gökler yaptı Adamlarını başına topladı, yaptığı göklere yerleştirdi, kendisi de başlarına geçti, çok kalabalık oldular. .
İlâh Kara Han (Kayra Han) ın en sevgili kullarından olan Ulu kişi bu durumu görüp üzülmüştü. Üzüntü içinde düşündü: "Bize bağlı, bizim öz insanlarımız yer yüzünde cefa çekip yoruluyor; Erlik'in adamları ise göklerde keyfedip duruyor. Bu iş, bir işe benzemez."


Bu üzüntülü düşünce içinde, biraz da Kara Han'a gücenmiş olarak, Erlik'e savaş açtı. Ne var ki Erlik daha güçlü çıkıp karşı geldi ve ateşle vurup Ulu kişiyi kaçırdı. Ulu kişi doğrulayıp Kara Han'ın huzuruna çıktı. Kara Han'ın: "nereden geliyorsun?" diye sorması üzerine Ulu Kişi: "Erlik'in adamlarının gökyüzünde oturması, buna karşılık bizim iyi insanlarımızın yer yüzünde yorgun argın yaşamaları ağınma gitti, bu çok kötü bir durum diyerek Erlik'in yandaşlarım yere indirmek göklerini başına yıkmak için Erlik'le savaş etmek istedim. Fakat gücüm yetmedi, o beni kaçırdı" diye üzgün ve ağlamaklı cevap verdi.


Kara Han üzülmemesini söyledi. "Erlik'e benden başka kimsenin gücü yetmez" dedi. "Erlik'in gücü senden fazladır. Ama bir gün gelecek senin gücün Erlik'in gücünden daha üstün olacak..."


Bu söz üzerine Ulu Kişi'nin yüreği ferahladı rahat rahat uyudu.


Bir gün geldi Ulu Kişi o gün güçleneceğini hissetti. Yine o gün Kara Han Ulu Kişiyi yanına çağırttı ve: "Var git, güçlendin gayri; Erlik'in göklerini başına yıkacak güce kavuşturdum seni, maksadına ereceksin" dedi. "Kendi gücümden sana güç verdim."


Ulu Kişi önce hayret etti: "Yayım yok, okum yok, kargım yok, yatağanım yok. Kupkuru bir bileğim var. Yalnız bilek gücüyle Erlik'i nasıl yok edebilirim ben?"


Kara Han, Ulu Kişi'ye bir kargı verdi. Ulu Kişi kargıyı alıp Erlik'in göklerine gitti. Erlik'i yendi, kaçırdı; göklerini alt üst edip kırdı geçirdi. Erlik'in gökleri parça parça oldu yeryüzüne döküldü. O zamana kadar dümdüz olan yer yüzü, o günden sonra kayalıklarla, sipsivri dağlarla doldu. Görklü Güzel Tanrının özene bezene yarattığı o güzel yer yüzü eğri büğrü oldu. Erlik'in bütün yandaşları yere döküldü; suya düşenler boğuldu; ağaca çarpanlar sakatlanıp can verdi; sipsivri taşların kayaların üstüne düşenler öldü; hayvanlara çarpanlar hayvanların ayaklarının altında kaldılar.


Durum böyle olunca Erlik varıp Kara Han'dan kendine bir yer istedi. "Benim göklerimin yıkılmasına sen izin verdin, benim barınacak bir yerim kalmadı" dedi. Kara Han Erlik'i yerin altındaki karanlık ülkesine sürdü, üzerine yedi kat kilitler vurdurdu. "Burada güneş ve ay ışığı görmeyesin; iyi olursan yanıma alırım kötü olursan daha derinlere sürerim" dedi. Erlik bunun üzerine: "Öyleyse ölmüş insanların canlarını bana ver; bedenleri senin olsun canları benim işime yarasın" diye bir istekte bulundu. Kara Han : "Hayır, onları da sana vermeyeceğim" dedi; "İstiyorsan kendin yarat." Böylece yaratma iznine kavuşmuş olan Erlik eline bir çekiç, bir körük ve bir örs alarak vurmağa başladı. Her vuruşta bir hayvan ortaya çıktı. Sırasıyla kurbağa, yılan, ayı, domuz, deve ve kötü ruhlar yer yüzünü doldurdu. Sonunda Kara Han gelip Erlik'in elinden çekici, örsü ve körüğü aldı, ateşe attı. Körük bir kadın, çekiç bir erkek oldu. Kara Han kadını yakalayıp yüzüne tükürdü. Tükürür tükürmez, kadın bir kuş olup uçtu. Bu kuş, eti yenmeyen tüyü bir işe yaramayan Kurday denilen kuştur.


Kara Han erkeği yakalayıp onun da yüzüne tükürdü, o da bir kuş olup uçtu, adına Yalban Kuşu dediler.


Bütün bunlardan sonra Kara Han, insanlara: "Ben size mal verdim, aş verdim; yer yüzünde iyi, güzel, temiz ne varsa verdim, yardımcınız oldum, siz de iyilik yapınız. Ben göklerime çekileceğim, belki bir daha dönmeyeceğim." dedi. Arkasından yardımcı ruhlarına: "Gün Aşan, sen, içki içip aklını yitirenleri; körpecik çocukları, kısrak yavrularını inek buzağılarını koru, onlara kötülük gelmesin. Sağlığında iyilik yapmış olanların ruhlarını yanına al, intihar edenlerinkini alma. Zenginlerin malına göz dikenleri, hırsızlan, başkalarına düşmanlık edenleri koruma. Benim için, bir de Hâkanları ile Yurtlan için savaşıp ölenlerin ruhlarını da yanına al, benim yanıma getir.


İnsanlar! Size yardım ettim, sizden kötü ruhları uzaklaştırdım. Onlar insanlara yaklaşırlarsa insanlar onlara yiyecek versinler, ama o kötü ruhların yemeklerinden yemesinler, yerlerse onlardan olurlar. Şimdi ben aranızdan ayrılıyorum ama yine geleceğim beni unutmayınız, geri gelmez sanmayınız. Tekrar geldiğimde iyiliklerinizin ve kötülüklerinizin hesabını göreceğim. Şimdilik benim yerimde Ağca Dağ, Ulu Kişi ve Gün Aşan kalacaklar, sizlere yardımcı olacaklar.


Ağca Dağ! Gözlerini dört aç! Erlik senin elinden ölenlerin ruhlarını çalmak isterse, Ulu Kişi'ye söyle, o güçlüdür. Gün Aşan, sen de iyi dinle, kötü ruhlar yerin altındaki karanlıklar ülkesinden yukarı çıkmasınlar, çıkarlarsa hemen Gök Ogul'a git ve haber ver, ona güç verdim, kötü ruhları kovar.


Alma Ata ayı ve güneşi bekleyecek. Ulu '"işi yer yüzünü ve gök yüzünü koruyacak Gök Oğul ise iyilerden kötüleri uzaklaştıracaktır."


Bunlan söyledikten sonra Kara Han uzaklaştı.


Ulu Kişi Kara Han'ın öğütlerini bir bir yerine getirdi. Olta yaptı, balık avladı; tüfeği barutu icât etti, sincap vurdu.


Sonra bir gün geldi Ulu Kişi kendi kendine mırıldandı:

"Bugün beni rüzgâr uçuracak, alıp götürecektir!"


Ulu Kişi'nin dediği gibi rüzgâr geldi, aldı Ulu Kişiyi uçurdu götürdü. Ağca Dağ bunun üzerine insanlara: "Ulu Kişi'yi ilâh Kara Han yanına aldı. Onu bulamazsınız artık, beni de bir gün gelecek yanına çağıracak, nereye isterse oraya gideceğim. Siz öğrendiklerinizi unutmayın, Kara Han böyle istedi" dedi.


İnsanları kendi hâline bırakıp o da gitti.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Deli Güncesi

Barış Manço dinliyorum saatlerdir. Tüm albümlerini ayırt etmeksizin dinliyorum ama en çok Cacık parçasına takılıyorum. Arada sırada tekrar başa alıyor ve şarkıdaki o rakı kadehinden derin bir yudum alma anını tekrar tekrar dinliyorum.
Velakin, aynen şarkının dediği gibi kendimi hıyar gibi hissediyorum. Eee, böyle cacığa rakımı dayanır arkadaş.

Dün hastahaneye kontrole gittim ve doktorumun acıyan yüz ifadesiyle odalardan birine yerleştirildim. Nihayet arka arkaya 2 şişe binlik serumu dayıyorlar damarlarımdan içeri ve bir haftadır ilk kez çişim geliyor. Bu bir mucize olsa gerek. Serumun içine mide bulantısını giderici bir ilaç enjekte ediyorlar vs.vs.
Bu benim her kontrolde yaşadığım klasik rutinim. Ayrıca 47 kiloya indim. İşte ikinci mucize! Ben hiç bir halt yemesemde bebek kendini beslermiş. Kalmadımı stoklarda bir şey o zaman yağlarım yakılıyormuş ve ordan elde edilen ganimeti bebek parsaya atıyor imiş. Eee, peki ya ben dedim doktoruma. Sürüne sürüne işe gidiyorum her sabah. Benim yaşam kalitemi serum şişeleri yükseltecek bundan başka bir çözüm yok gibi. Hayattan zevk alamaz oldum. Doktorumun yardımcısı olan bir bayan doktor var oda 7 aylık hamileydi ve ilk 16 hafta rezil bir biçimde sürünmüş. Ben limiti 12. haftaya koydum dedim doktoruma hiç anlamam. Az kaldı diye babaladılar beni yine. Ge-çe-cek!!! Kutsal kelime bu. Geçecek ben hasta değilim sadece hamileyim. Sadece ha-mi-le!

Rüyalarımda bile yemekler ve sofralar görüyor, sonra bu yemeklerden midem bulanmış bir biçimde kalkıp öğürüyorum. Rüyalarım bile kokuyor. Ev zaten hepten kokuyor. Ne yaparsam yapayım o kokudan kaçamıyorum. Beynime çöreklenmiş sanki. Lanetlendim mi ne? Ama ne yapıyoruz kuyruğu her daim dik tutuyoruz. Bu hayatımızın en güzel şeyi, bu yeri doldurulamaz bir deneyim. Oh la la, çok mutluyuz. Sevgi böcüğüyüz. Toprak anayız bla bla bla. Yok arkadaş ben böyle değilim. Olmadığım bir şeymiş gibi davranamam. Yani bu durumdan bebeği sorumlu görmüyorum elbette ama hamileliğimin bu döneminden nefret ediyorum işte. Kendimi hayatımın en berbat dönemini geçiriyor gibi hissediyorum. Bunun bebekle alakası yok. İstediğim beklediğim bir şey. İki ayın sonunda hamile kalmışım daha ne isteyebilirim ki? Bebeğimi seviyorum ve ona bir şey olacak diye ödüm patlıyor ama öğürmekten gözlerim pörtleyecekken bundan nasıl bir haz alabilirim ki? Kusuyorum ama çok mutluyum, bugün bir tane muz yiyebildim ama çok mutluyum, güçsüzlükten yürüyemiyorum ama çok çok mutluyum zira neyim hamileyim ne şahane değil mi?. Ehehehe.

Yok bu bana göre değil. Bu zaman geçiciyse, bende geçtikten sonra insan gibi yaşayacak konuma geldiğimde ancak kendimi mutlu hissedecek ve nihayet geçti diyeceğim ama şimdilik Hay bin kunduzdan ötesi yok valla.


Neyse, beni değilde bebeği merak edenlere küçük bir detay. Kalbi gümbür gümbür atıyor. Boyu 1,6 cm. ve 8 haftalık. 8. haftada nasıl olması gerekiyorsa öyleymiş. Durumlar böyle. Ofisteki cetvelimle gün boyu 1,6 cm. lik işaretler atıyorum not kağıdıma. Ulen! boyuna posuna bakmadan parmağında oynatıyorsun beni. Şimdiden paçayı fena kaptırdık galiba. Memo'da hasta günlerdir. Domuz gribi değil sadece klasik sevdiğimiz evimizin bir ferdi olarak gördüğümüz mevsimsel grip vakası. Dün hastahanede muayene oldu, tahliller yaptırdı oda. İçimiz rahatladı.

Bizim evin halleri böyle işte. Kavga dövüş yaşayıp gidiyoruz.

10 Aralık 2009 Perşembe

Kelime İsrafı

Bugün, sabah kalkınca Pink Floyd (Have A Cigar) dinledim. Ne iyi geldi.


Sanki aylardır hücre cezasında kalmışım ve ilk kez güneşe çıkmışım gibiydi.
Tuhaftı.


Bugün, bir parça su böreği yedim peynirliydi. Yağsızdı ve ne güzel iyi geldi.




Bugün, tüm gün bileğimde akapunktur bileklikleri kendimi uh yeah! derken buldum. James Hetfield bilekliği adı taktım bunlara. Siyah asil bir renk azizim.


Bugün, proje teslimatıyla boğuştum. İnsanlara laf anlatmak ne zor iş yoruldum.



Bugün, Memo aradı hep. Beni özlemiş bende onu.





Bugün, kahve kokusu geldi burnuma ve keşke içebilsem dedim ve yanında bir dilim limonlu kek yiyebilsem iştahla ne güzel olurdu.





Bugün, bana hep Edith Piaf (La Mome De Paris) eşlik etti.




Bugün, O beni üzmedi, bende onu üzmedim.




Bugün, öyle bir gündü işte.

4 Aralık 2009 Cuma

Parçalı Bulutlu

Dün sabah hastaneye gittim. Acile! beni kadın doğuma yönlendirdiler. Çok ilgilendiler benimle sağolsunlar. Serum ilaç takviyesi. Hoş sözlerle rahatlatma çabası. Sırtımın sıvazlanmasına ve her bir kişinin beni anlayıp yüzüme gülmesine ihtiyacım var.
Kötü olursan gene geleceksin dedi doktorum. Sana burda bakıp ilgilenicez. Merak etme her şey iyi olacak...

Dün bebeğin kalp atışlarını duyduk. Doktorum bebeğe benden daha ilgili ve sevgiyle konuşuyordu. Bak bebiş işte daha tam belli olmuyor ama kalp atışı belli gördün mü? dedi. Üstümde öyle bir umursamazlık varki. Tek derdim kendimim. Ben ne olucam tamam o iyi habire yerleşme düzen kurma derdinde. Benim vücudumsa nedense sürekli mücadele halinde. Ebe bir kuzeni var annemin. Bana kızım kabul et şu bebeğide ikinizde rahatlayın dedi. İçten içe bir reddediş mi yaşıyorum? Evde yaptığım testen beri çok tuhafım. Bir aymazlık geldi çöreklendi üstüme. Bu bebeği istiyordum e şimdi var o zaman ne demeye bu kadar stresliyim? Heyecan ve kalp çarpıntısı beni bitirdi. Hamilelikte panik atak nükseder bazen dedi doktorum. Kalbin daha hızlı çarpacak bu normal dedi. Stres yok. Gelde bana anlat bunu.
Bir hafta oldu ben gece uykusu uyumadım. Sürekli deli gibi çarpan bir kalp ve ağzını sonuna kadar açıp nefes almaya çalışan ben. Yorgunum.

Üstüne öğürtüler ve açlıktan ölmeme rağmen bir adet krakeri iki saat ağzımda döndürüp yutamamak beni delirtiyor. Patronum öğürsende işe gel diyerek sinirlerimi hepten bozuyor. Oysa ben bu ay ücretsiz izin almayı düşünüyorum.

Annem benim yanımda hep. Memo pazartesi iş gezisine gidecek. Bir hafta yok. Gitmese keşke ama mecbur gidecek. Ona çok ihtiyacım var. Beni her zamankinden daha çok sevmesine hatta sadece beni sevmesine ihtiyacım var.

Bloga güzel şeyler yazmak istiyorum. Ama şikayetten başka şeye elim gitmiyor :(

2 Aralık 2009 Çarşamba

Bin Pişman...

Hayatım tam anlamıyla bir kabusa döndü. Evet kabus. Mide bulantısı sürekli öğürme ve su dahi içememek kabus değilde nedir?

Bayramın 3. gününden beridir hayatım bundan ibaret. İki gündür işe gidemiyorum. Patronum bana inanmıyordur belki. Elimden bir şey gelmiyor işte kafamı dik tutamıyorum. Hep iki büklüm ve mide bulantısının üstüne habire yeni kokular ekleniyor.
Milyon tane gözenekle koku alıyorum sanki. Aç olduğunu bilmek ama yutkunamamak çiğnemenin işkenceye dönüşmesi Allah'ım bu kadarını beklemiyordum. Sinirlerim harap durumda. İçimden ağlamak geliyor ama ağlayamıyorum bile.

İçimde ne var benim yaratık mı?

Allah aşkına bana söyleyin sizin hamilelikleriniz nasıl geçti. Ne yaptınız. Birde doktor Emedur al dedi. Dün aldım sabah bir akşam bir ama almam ne kadar doğru. Hamilelikte C sınıfına giren bir ilaçmış. Hiç kullandınız mı?
Kendimi çok kötü hissediyorum. Şimdiden tükenmiş durumdayım. Ben mi anormalim?
Ne yapmalıyım?

27 Kasım 2009 Cuma

Kurban Bayramı

Bayram sabahı saat 07:00'de kalktım. Üstüme bir hırka alıp oturdum öyle. Midem kazınıyordu bir parça muz attım ağzıma sonra gidip birde mandalina yedim. Uzaktan bir möööööö sesi geldi. Bu bayram böyle bir bayram işte.

Benim evim öyle site içinde filan değil. Eski mahallelerden birinde.
Hani kapısında yaz aylarında, kız çocuklarının yerlere kilim serip evcilik oynadığı, oğlan çocuklarının sokak arasında top koşturduğu sokaklardan. Dolayısıyla kurbanlar halen sokak arkasında, evlerin araba otoparkı olarak kullandığı, yada varsa bir parça bahçe payı olarak kullandıkları yerde kesiliyor. İster istemez tanık oluyorsunuz ve çocuklar heyecanla başlarında bekliyor. Bu çocukların alınlarına, parmakla kurban kanı sürülür ve sonra şeker toplama harçlık kapma telaşına düşerler. Pek travma yaşadıklarını söyleyemem doğrusu. Açıkçası bende böyle büyüdüm. Kurban hep evin bahçesinde kesilirdi. Önce bir kuyu açılırdı ki, hayvanın kanı sokağa akmasın. Tam kesim anını seyretmek gibi bir saplantımız olmazdı ve zaten bize izletilmezdi.Biz genelde bir anatomi dersi izler gibi hayvan parçalanırken gelir, halen atan kasları incelerdik. Ama o dili dışarıda biraz uzakta bekleyen kafa profili beni boğardı. Evde kavurma ve et karmaşası çocukken dert olmasa da, evin yetişkin kızıysan tam bir beladır. O etler pay edilir kalanlar kavurmaya. Çok varsa derin donducuya konurdu. İşkembe konusuna hiç girmiyorum.
Yani bizim zamanımızda böyleydi diye böyle gitmek zorunda değil.

Ben öyle pek duygusal değilimdir açıkçası. Ayyy şuna baak, ne şeker diğ miiii??? diye çırpınanlardan olmadım ama dün akşam hayvan pazarından kurbanlıkları gösterdiklerinde üzülmeden edemedim. Çok tatlı bakıyorlardı.

Bugün Kurban Bayramı, İslam inancına mensup insanlar için inanışlarının bir gereği olarak kurban kesmeleri gerekir. Bu tartışılacak bir konu değil. Konu bunun belli merkezlerde yapılıp, sokakları kırmızıya boyamama konusu. İnsanlar halen babadan öğrendiğini uyguluyor ve yeni bir fikre bu kadar kapalı ve sığ görüşlü olabiliyor işte. Şimdi balkona çıkıp amca o hayvanı bu şekilde kesmen doğru değil desem. "Kadın başınla ne diyon sen? gir la içeri" diye çemkirecek.
Kafaların alması için bir iki kuşak daha geçmesi şart galiba.

Neyse, hepinize iyi bayramlar. Fazla yemeyin dikkat edin :)

24 Kasım 2009 Salı

Gerginim, Gerginsin, Gergin!

Cumartesi sabahı, ellerim titriyor soğuk soğuk terliyorum. Sabahın köründe kalktım salonda geziniyorum. Biraz kitap okudum, gittim bir duş aldım sonra çaydanlığı ocağın üstüne oturttum. Birazdan doktora gidicem ben ne halt edicem şimdi diye söylenip durdum.
Konuşmaların ortak noktası tek bir konuya endekslendi. Var mı?, yok mu?. Evde yapılan teste bel bağlanır mı?

Her şey çok sinir bozucu geliyor. Nasıl gerginim. İnsan kendini bu hale nasıl sokabilir? Saat 11:15 evden çıkıp arabaya biniyorum tırnaklarım mos mor üşüyorum. Nihayet doktorun odası ve o koltuğa yatış. Orada mı? sorularım cevapsız. Daha çok erken diyor doktor. Sanki bir yanım hamilelik yok dese diye gözüne bakıyor ama o hiç oralı değil. Bir hamilelik hazırlığı olduğu belli diyor ama henüz çok erken kese oluşmamış. Kan testi yapalım emin olalım diyor. Kalıyorum öyle masada.
Allah'ım şimdi ne olacak?
Çok sinirliyim elimde değil sanki oraya doğurmaya gitmişimde ortada bebek yokmuş gibi bir hava var bende. Ne olmasını bekliyorum ki? Kan alıyorlar ve kös kös çıkıp gidiyoruz. Sonra Memo arayıp öğreniyor evet hamilesin çarşamba günü tekrar gidicekmişiz o zaman görecekmişiz malum keseyi diyor.
İçimden dalga geçiyorum daha bir kesesi bile yok haytanın.

Bütün gün,daha çalışmam gereken konular vardı aslında hiç bir halt bilmiyorum ve benden anne olur mu? ulen! şeklindeki duygu dalgalanmalarıyla savrulup duruyorum. Hiç bir hamilelik belirtimin olmaması da, beni içinde bulunduğum duruma hepten yabancılaştırıyor.

Yarın doktor randevum var. Keseli yavrumun kesesini görebilecekmiyim bakalım.

19 Kasım 2009 Perşembe

His



İçimde bugün güzel bir şeyler olacakmış gibi bir his var.

Birşey olacak biliyorum.

17 Kasım 2009 Salı

Dertler Derya


Özel sağlık sigortamı bu ay yenilemem gerek ama kafam çok karışık. Yani aile planlaması kısmını artırmalı mıyım bilemiyorum. Ortada hamilelik gibi bir durumum yok ve aile planlaması kısmına boşuna yatırım yapıyormuş gibi hissediyorum. Şu an aile planlaması için öngörülen 1,500 TL lik pakete sahibim bu ay yenilediğimde bu kısmı artırmak istersem diye alternatifler göndermiş sigortacım ama bilemiyorum.
Evet hamile kalmaya çabalıyorum ve zaten sinirim gerçekten bu konuda tepemde. Birde sigortanın yenilenme tarihi geldi hepten kafam karıştı.

Duyan yıllardır çabalıyorum sanacak ama bu üçüncü ay ve ufukta kara görünmüyor hala. Kendime koyduğum limit altı ay. Sonrasında kalkıp doktora çocuğumuz olmuyor bizim demeye hazırlanıyorum. Bebeğin keyfini bekleyemem ki. İşim gücüm planım programım var benim canım. Geliyorsan gel. Seni sevicez, güzel bakıp büyütücez dedim daha ne söyliyim. Gel işte ne var sanki.
Elalemin çocukları çoktan doğdu kreşe başladı, sen halen düşünüyorsun. Ana rahmine düşsem mi?, düşmesem mi? yoksa biraz daha krize soksam mı şunları?

Bak tepemin tası atıyor demedi deme! Aleyhine çalışıyorsun benden söylemesi. Şimdiden odadan çıkmama cezası alıyorsun ona göre. Biraz daha zorlarsan Tv de yasak. O çikolatada yemekten sonra yenecek işte o kadar!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Hafta sonu benim için, havada patlayan havai fişekler gibi olmuştur. Kısa ama güzel.

Bu sabah hava çok kapalı. Tam bir kış sabahı sanki. Üstüme uzun hırkamı aldım, ayağıma o lastiksiz rahat çorapları giydim, aldım fincanımı elime balkon camından uzun uzun baktım. Birazdan evden çıkmam gerek. İş güç ve pazartesinin ekstra getirdiği o boğucu havayla yüzleşmem gerek.

Şu an, yorganın altına geri dönüp saklanmak istiyorum. Pazartesi beni bulamasa keşke. Salı olana kadar yorganın altında kalsam ve sonra sevimli bir salı sabahına gözlerimi açsam çok şahane olurdu.

Ama benden beter durumda olanlar var. Misal ilkokul öğrencileri. Sabah mahmurluğu içinde o ulvi göreve hazırlanma telaşı. Karında bir ağrı ve süt içmiycem isyanları. Hastayım galiba mızırdanmaları eşliğinde kapı dışarı edilip, kös kös okul yoluna düşülmesi ne trajiktir. Ondan daha trajik durumda olanlarsa, kreşe bırakılan okul öncesi garibanlardır. Kreş ve anaokulu sorunsalı.

En çok onlara üzülüyorum. Evin ve yatağın sıcaklığından çekilip, aynı kaderi paylaşan diğer kürek mahkumlarıyla bir binada aktive içine girme mecburiyetleri yok mu? Böyle düşününce, kendi durumum cennette rahat bir köşe gibi kalıyor.

İçim dışarısı kadar kapalı işte. Bir anaokulu çocuğu gibi mahsun ve aksiyim şimdi.

Neyse, pazartesiye başlamam gerek.

13 Kasım 2009 Cuma

İstiyorum

Bunu,



Bunuuuuuu,



ve en çokta bunu almayı çok istiyorum :D

Randevu

Günün olayı, Nihan'ı görünce şap diye öpmemdi. Kadıncağız geride çekilemedi. Acayip kündeye getiririm. Domuz gribi kaç yazar.
Pardon düşünemedim :)

Sabah kahvesine eşlik ettiğiniz için tekrar teşekkürler. Umarım hayal kırıklığı yaratmamışımdır. Vardır çünkü böyle bir his. Bu genelde okuduğunuz kitabın filme çekilmesinde yaşanan hayal kırıklığı gibi bir şey veya severek dinlediğiniz radyocunun hayalinizdeki yüze oturmaması gibi bir durumdur işte.
Anladınız siz onu.

* İşte şimdi megalomanlığın ötesine geçtim tam oldu.
Yazar?, film? senaryo?, radyocu?, BEN?
Gafil uykusu diye buna denir. Cahil cesareti mi demek gerek acaba?

Çok zevzeğim bugün kusura bakmayın.

12 Kasım 2009 Perşembe

Rüya


Bu gece kötü bir rüya gördüm. Çok kötü hemde.
Rüyamın tek güzel kısmı, başında kırmızı kiraz motifleri olan şapkasıyla yanımda duran, bir yaşındaki kız çocuğuydu. Benim olan bir çocuk. Ne kadar iç ısıtıcıydı.
Saçları sarı yanakları tatlı bir kırmızıydı. Kırmızı bir külotlu çorabı vardı...

Rüyada kırmızı görmek pek hayra sayılmaz zaten ve rüyanın asıl konusu hiç hayırlı değildi. Ağladım çokca :(

Uyanınca kendime gelemedim bir süre. Boğazıma bir yumru oturmuş gibiydi. Memo'ya sarıldım "Sakın ölme!" diye fısıldadım kulağına. Sonra kalkıp kahve suyu koydum.
Aklımda kırmızı çorabı ve kafasında kiraz motifleri olan şapkasıyla bana gülümseyen kızımı düşündüm.

Bugün uzun bir gün olacak belli!

10 Kasım 2009 Salı

Bir Öğlen Vakti

Ne kadar mutluyum anlatamam. Bugün de öğle yemeğimi evden getirdiğim sebze yemeğini yiyerek geçirdim. Sonrasında doğruca dışarı attım kendimi. Tek derdim vardı aklımdaki kitabı almak. Ama aksi gibi kitabın tam adını hatırlayamıyordum üstelik yazarın adınıda unutmuştum. Kitapçıya varana kadar düşündüm durdum. Kitap Kasım ayında çıkacaktı belki de daha yayınlanmamıştı. İçeri girince yeni çıkan kitapların olduğu rafa baktım. Yukarıdan aşağı doğru inerken birden karşıma Murakami çıktı.



Neredeyse ufak bir çığlık atıp yanımdaki ilk kişiyi kucaklayacaktım ki, kendimi tuttum. Ne güzel bir gündü bugün böyle. Çünkü bugün salıydı. Salı çok başkadır çok. Aklımda olan kitap yoktu ama beni mutluluktan delirten Murakami oradaydı. Rafta kitabın durduğu yerde, ulvi bir ışık hüzmesi vardı. Resmen kitap nur saçıyordu yani. Çok mesut bir biçimde ve Tanrı'ya " Beni seviyorsun, itiraf et." baskıları yaparak işe döndüm.
Dayanamayıp ilk 40 sayfayı çabucak okudum.

Bir kez daha Murakami'nin müridi olduğumu anlayıp, hiç istemeyerek kitabı kapatıp işimin başına döndüm.

10 KASIM



Rahat uyu ATAM

9 Kasım 2009 Pazartesi

Yeni Keşifler

Bu öğlen yemek için oyalanmadım çünkü evden pırasa getirmiştim. İki dakikada yedim ve çantamı koluma takıp iş yerinden Dilek'le Nişantaşı'na doğru yürüyüşe başladım.
Öncelikle ben Penti'nin blue jean görünüşlü taytlarından almak istiyordum. Dilek siyah ufak bir çanta almak istiyordu. Birde, aktara cilt için bir şey yağı sorucaktı ama neydi unuttum şimdi.Vitrinlerede bakarız diyorduk ama asıl amaç iş arkadaşımız Emre'nin doğum günü için pasta almaktı.

Neyse işte Penti'de gördüğüm tayt tam bir fiyaskoydu almadım. Ama dönerken başka bir çorapçıda gri bir tayt gördüm o güzeldi. Belki olabilir düşünmek lazım. Sonra nihayet girdiğimiz 4. dükkandan Dilek siyah çantasını alabildi ve Pelit'e girip ona buna ağzımızın suyu akarak, bana kalsa meyvalı ama çoğunluğa göre fıstık krokanlı ve çikolatalı bir pastayı alıp doğru aktara gittik. Dilek o adını hatırlayamadığım yağı sordu ve adam bir sürü güzel şey anlattı ama fiyatı 80 TL. olunca iş değişti. Almadık ama ben yasemin çiçeği buldum hemen aldım. Acayip mutlu oldum. Sonra aynı aktarda kefir mayası satıldığını öğrenince onuda aldım. Mutlu mutlu saçlarımı savura savura ofise döndüm. Kapıyı patron açınca hemen çıkıştım. Bahar ayında kendileri Fransa'ya gittiğinde yasemin çayı istemiştim ondan ama bulamadım diye işin içinden sıyrılmıştı. Burnunun ucunda paketi sallayıp, siz getirmemiştiniz ya işte o çay bu çay dedim.



Bir fincan kendime bir fincanda ona hazırladım ama kendsi onu zehirlemeye çalıştığımı iddia etti. Yasemin çiçeğini o kadar fincanda bekletirsen acır tabi. Ofistekilere şahitsiniz, beni zehirlemek istiyor diye veryansın etti :)
Bende tüh! dedim bu seferde olmadı :)
Patroncum, iyisin, hoşsun, espirilisin ama birde zam versen ne şahane olurdu.

Pazartesi öğlesi böyleydi işte. Şimdiyse kırmızı bir elma yiyecek ve sistem şemalarına döneceğim. Çalışmam gerek.

6 Kasım 2009 Cuma

Mübarek Gün


Cuma sabahı. Her yönden mübarek gün. Hele çalışanlar için :)
Bende bir dilim has Kastamonu ekmeği ısıttım üstüne ince bir tabaka halinde tereyağ, onun üstüne tam yağlı bir dilim beyaz peynir ve en üste ev yapımı çilek reçeli döşedim. Yanında bir fincan kahve ve 4 adet zeytinle aldım laptopu kucağıma.
1 kilo fazlam mı var ne? Amaaan, koca bir ısırık al ekmekten oh! ne güzel.
Ben yalancıktan lalenin bahçesi oldum şimdi. Sanki evdeki herkesi ( hepi topu bir adet Memo'yu ) yollamışım sabah keyfime başlamışım hatta birazdan elimde çay fincanı yatağa girecek, sevdiğim bir kitabın kalan son sayfalarını okuyacakmışım gibi düşündüm. Birazdan işe gitmem gerekmezdi. Hatta Libya'dan gelen o gudubet herifle toplantı filan yoktu ne güzeldi.

Derken, her sabah olduğu gibi birazdan ne giycem ben diye tutuşucağım aklıma geldi.
Ay, Allah'ım Yarabbim giyecek hiç bir şeyim yok ya! diye söyleneceğimi adım gibi biliyordum. Aman boşver, kahve soğumadan iç gerisi olur diye babaladım kendimi.

Hava ne güzel bu sabah. Gökyüzünde çok açık mavi ve gri tonlar bir birine karışmış derken, cumartesi evdesin diye ihtar verdi iç sesim. Ev temizlenecek kaçmak yok. Buzadolabı temizlenecek ve yatak odasının çekmeceleri. Sakın kaytarıyım deme! Bak söz ver.

Tamam ya yapıcam iç ses bir sus ya. Kahvem soğudu bıdı bıdı konuşup durdun başımda. Yazı yazdırmadın be! Oysa havadan sudan yazacak bir sürü mevzum vardı. Kaçırdın keyfimi işte. Bak kahvede buz gibi olmuş. Hem, daha kıyafet ayarlamadım saat kaç oldu. Ne giycem ben? Libyalı sabahtan mı gelcekti? Üff ya, proje teslimatı var bugün.

Kahvede soğudu işte. Ekmekteki reçeller parmağıma bulaştı, Allah'ım ne giycem ben hiç kıyafetim yok ama ya!...

4 Kasım 2009 Çarşamba

Bazen...



Bazen, kendimle ilgili çok fazla beklenti içine giriyorum. Olmayacak şeyleri istiyorum kendimden veremiyorum sonrada küsüyorum kendime.

Bazen, kendi kuyruğunu kovalayan bir köpek gibi hissediyorum.

Bazen, annemden azar işitmişimde sanki içimi çeker çeke ağlamışım, sonrada uyuyakalmışım gibi hissediyorum. Uyurken bile iç çekişlerim devam etmiş sanki.

Bazen, sanki hayatımda beni üzen hiç bir şey olmamış gibi başlıyorum güne. Kendime şaşıyor uzaktan izliyorum. Ne kadar mutlu diyorum sanki hiç bir şey olmamış gibi.

Bazen, hayatımda hiç güzel bir şey yok gibi oluyor. Her şey gri, her şey puslu geliyor gözüme. Hep senin yüzünden diyorum kendime, hep ama hep senin yüzünden.

Bazen, rüyamda benim olan bebekler görüyorum. Uyandığımda elim koynumda kalıveriyorum.

Bazen, bir çocuğum olmasından çok korkuyorum. Beni hiç anlamıyorsun demesinden ölesiye korkuyorum.

Bazen, fazla hayalperestsin diye azarlıyorum kendimi.

Bazen, hiç hayal gücün yok diye bozuluyorum kendime.

Bazen, çok seviyorum kendimi. Elimden gelse aynadaki aksimi kucaklamak istiyorum.

Bazen, çok gözüme batıyorum. Kendi kendimden kaçıyorum. Yüz yüze gelmek istemiyorum.

Bazen, her şeyi başarabilirim diye coşkuyla başlıyorum elimdeki işe.

Bazen, yorganı kafama çekip içinden çıkmak istemiyorum.

Bazen, ormanda on kaplan gücünde dolaşıyorum.

Bazen, küçük bir böcek gibi.

Bazen, bu bazenler çok canımı sıkıyor.

3 Kasım 2009 Salı

İki Gözüm



Bugünlerde Joseph PULITZER'in hayatını okuyorum. Dün tamda gözlerinin kör olmaya başladığı kısma gelmiştim. Pulitzer yoğun temposuna biraz ara vermek için seyahate çıkar ama artık çok geçtir. Tam İstanbul'da boğazın serin sularını seyrederken etraf kararıverir. İrkilir ve çok tuhaf hava nasılda birden karardı der. Yani klasik bir Türk filmi sahnesi yaşar Pulitzer, tamda Türkiye'de. Anlarlar ki görme kaybı başladı.

O an bu nasıl bir his olabilir diye düşündüm ve akabinde gözlerime bir ağrı saplandı. Dünden beridir geçmeyen göz ağrımla baş başa kaldık. İnatla ağrı kesici almıyorum. Alsam bir şey değişmeyecek çünkü gözlerim yorgun biliyorum. Bildiğim bu gerçeğe rağmen elimden kitabımı bırakmıyor, ekrandan gözümü alamıyorum. Pulitzer yoruluyordu ama ortaya çıkarttığı bir iş vardı. Yönettiği bir gazetesi vardı. Benim ortaya koyduğum hiç bir şey yok. Para kazanmak için çalıştığım bir işim var ama dünyayı filan kurtarmıyorum. Ben bu işi yapıyorum diye dünya daha güzel bir yere dönüşmeyecek. Bilakis dünyanın kirlenmesine katkıda bulunuyorum. Sürekli inşa edilen gökdelenlere ve alışveriş merkezlerine koyduğum klima cihazlarıyla ve villaların atık sularını denize veren projelerle bu çarkların arasında çatır çutur eziliyorum.

Bunlar aklıma geldikçe gözlerim daha çok ağrıyor. Bende inat ettim, dün akşam beyaz etaminime güzel bir motif buldum. Önce kasnağı takmaya uğraştım çünkü en son kasnağı ortaokul ev ekonomisi dersinde görmüştüm. Nihayet her şey hazırdı ve işlemeye başladım ama sonra dedim ki, yok olmayacak bu akşam buna başlamak için doğru bir akşam değil. Gidip uyumayı tercih ettim. Saat 22:00 di ve ben sızlayan gözlerim ve göz çukurlarımla yatağa süzüldüm. Pulitzer olsa bu motifi inat eder bu akşam bitirirdi dedim. Ben Pulitzer değilim aslada olamam zaten. Ben gözleri çok ağrıyan ve tüm gün tesisat projeleriyle boğuşan biriyim. Rüyamda Pulitzer'i görsem keşke dedim ama olmadı.

Ama benimde Avrupa seyahatine ihtiyacım var. Biletlerimi alıp başımda tülleri uçuşan bir şapkayla gemiye binip, aşağıdakilere el sallamak istiyorum. İsviçre'de dağ havası alıp, Paris'te alışveriş yapmak istiyorum.
Çok hak etmişim gibi.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Hafta sonu

Cumartesi günü kızlarla alışveriş çılgınlığındaydık. Amaç Burcu'ya kışlık bir manto almaktı ama sonrasında biraz hedeften şaştık galiba. Zara, Mango, Koton ve Bershka arası mekik dokurken acıkan karınlarımızı Schlotzsky's de verdiğimiz küçük molayla bastırdık. Ama kışlık bir şeyimiz yoktu ki diyerek sızlayan vicdanlarımıza pansuman yaptık.Kahve ve kek molasıyla hepten gevşedik. Enişte Bey bizi toparlayıp karşıya annemize attı yoksa o yağmurda karşıya geçmek pek akıl karı değildi.
Annem bize güzel yemekler yapmış. Yayla çorbası illaki, zeytin yağlı pırasa, yaprak sarma, İzmir Köftesi ve patlıcan turşusu vardı daha ne olsun.

Anne evinde uyumak ne kadar keyiflidir. Eski yastığınıza yorganınıza kavuşmak bir yana, uykudan önce alına konan anne öpücüğü ve huzurlu bir uykuya geçiş gibisi yoktur. Kahvaltıda annemin yaptığı kuru köfteler ve çay kaşıklarının ahenkli şıkırtısı eşliğinde içimde birazdan kendi evime gitmem gerek duygusuyla karnımızı doyurduk. Kahvaltı sonrasında ben, "Anne hani benim bebekliğimden kalma zıbınlarım vardı onlar duruyor mu?" diye bir laf atınca sandığın kapağını açmak farz oldu. Annemle beraber her seferinde pandoranın kutusunu açıyormuşcasına heyecanlanarak sandığı açtık. Bir sürü patiskaların işlemeli kırlentlerin arasında naftalin ve eskinin kokusuyla sarhoş oldum. Annem bana neredeyse küçük bir bohça yaptı yine. Anne verme bende de var diye yalandan cıvıldadım. Annemde böyle anne sandığı karıştırmanın çok keyifli olduğunu, keşke annem bir şeyler verse diye heveslenildiğini, almak istediğim bir şey varsa alabileceğimi söyledi. Bende beyaz etaminleri aldım güya işleme yapıp duvara asıcam.

Sonra gitme vakti geldi. Burcu Edirne'ye gitmek için otogara, bende ütü yapmak üzere kendi evime yollandım. Annemi tek başına bırakıp evin bir anda boşalıvermesine kafayı taktım yol boyunca. Yağmur eşliğinde köprüden karşıya geçtim. Avrupa Yakasında yağmur yoktu. Fırından ekmek aldım ve tuhafiyeciden etamin ipliği ve kasnak.
Eve girince ilk iş kahve yaptım kendime ve Japon animesi izleyip çikolata yedim.
Bir hafta daha bitmişti işte.

Pazartesi...

Yine mi Bamyaaaaaaa!!!!

30 Ekim 2009 Cuma

Bereket

İstanbul'a yağmurlar geldi ne güzel. Memo hiç sevmez yağmurlu havayı. O kuru soğuğu sever. Bense yağmurda siyah kazak giyip kırmızı ruj sürmeyi severim.
Saçlarımın ıslanmasını ve dumanı üstünde gelen çay bardaklarının içimi ısıtmasını severim. Yerdeki her ıslak yaprağın fotoğrafını çekmeyi ve şehrin kokusunu severim.

Yağmuru İstanbul'a çok yakıştırırım. Böyle günlerde kendimi yollara vurmak ve bolca gezmek isterim. Her ara sokağa girip çıkmayı, her vitrine bakmayı ve oturduğum kafenin camından insanlara bakıp, benimle ortak bir yanları var mı diye incelemeyi severim.
Yağmur yağdığında kitap okumanın tadına doyum olmaz. Limonlu bir kek çok şahane olur ve çorba en kral yemektir. Kalorifer peteğine sırtını yaslamak ne şahanedir. Ayağa giyilen yumuşacık bir çorap dizlere çekilen sıcak bir battaniyenin ve yanı başında sevgiliyle izlenen filmin tadı bam başkadır.

Yağmurun sesini dinleyerek uykuya dalmayı kim istemez? Şemsiye altında hayaller kurmayı ve başımın üstünde bir çatım var diye şükretmeyi ve daha sayısız bir sürü güzelliğiyle yağmuru, Memo hariç kim sevmez ki?

29 Ekim 2009 Perşembe

28 Ekim 2009 Çarşamba

Dün Akşam


Dün akşam annem bana süpriz yaptı. Teyzeme gelmiş önce. Askerden kazasız belasız dönen üçüzleri için dün mevlüt okutturmuş teyzem. Teyzemin üçüzleri var evet. İki erkek bir kız. Hemde teyzemin doğal yollardan üçüz gebeliğiydi. Tüp bebek filan değildi. İki erkek çocuğuda önceden vardı. Yani bilemiyorum kendimden korkuyorum bu konuda. Ailede vardı diyebilirim yani :)

Neyse, annem oradan akşam üstüde bana geçmiş. Eve bir geldim yemek kokuları geliyor. Bir an hayal gördüğümü düşündüm ama işte annem gelmiş bize taze fasulye pişiriyordu. Bense elimde tost ekmeği ve kaşar sucuk paketimle kala kaldım. Yemek yok kahvaltı yaparız diye düşünmüştüm ama bunun yerine güzel bir akşam yemeği yedik. Allah'ın sevgili kulu olduğuma bir kez daha inandım.
Benden biraz sonra Burcu'da geldi. Tatil sebebiyle Edirne'den İstanbul'a gelen Burcu Hanım artık kendi evi olduğu için çok rahatmış bu yüzden üşenmiş İstanbul'a gelmeye. Bizi özlediği için gelmiş yoksa İstanbul özlemi gibi bir derdi yokmuş.
Dün akşamın tek eksiğiyse Banu'ydu.

Bu aralar en çok hayalini kurduğum şey Tefal'in düdüklü tenceresi. Banu'yu her aradığımda duyduğum "şahane bir şey!" sözü beni hepten tetikliyor. Her an bir Tefal mağazasına doğru depara geçebilirim.

Aklımda ki alınacaklar listesine, her daim bir madde daha ekliyor olmam gittikçe vahim bir hale gelmekte. Hayalde kuramadıktan sonra ne anlamı var kardeşim deyip kendimi teselli ediyorum.

Bu arada pazar günü Memo'nun hadi İkea'ya gidelim demesiyle çok mutlu oldum. Fakat çok kalabalıktı ve biz otoparktan giriş katına çıktığımızda şaşkınlıktan kalakaldık. Çocuk çığlıkları ve kasalardaki insan selini görünce başım döndü. Tuvalete girip ihtiyaç molası verdik ve aynen otoparka inip evimize döndük. En güzeli hafta içi ama onada zaman yok.

27 Ekim 2009 Salı

Geveleme


Deli miyim neyim? Yazdım, yazdım sonra hepsini sildim gitti. Bazen iç baymada üstüme yok!

Onca kelime yazana kadar direk konuya gelseydim ya.
Yani demem o ki, ben salıyı severim. Hemde pek çok.
Ama anahtarımı evde unutmuş olmasam daha iyi olurdu!

26 Ekim 2009 Pazartesi

Kıymetli Pazartesim Çok Tuzlu Bir Zeytin Gibisin Yine Bugün

Sabaha mutsuz başlamadım aslında. Hatta eski saate göre kalkıp evde dolanırken, sonradan normal saate göre aslında saatın 06:30 olmasını fark etmem filan güldürdü beni. Kahvemi hazırladım, kendime ekmek kızarttım ve tamda tereyağ sürdüğüm ekmeğimden koca bir lokma ısıracakken, Funda'nın sayfası açıldı. Elimde ekmek yazdıklarını okudum, boğazıma yumru oturdu bir güzel. Eh, be! pazartesiden zaten ne beklenir?

Tepsidekileri bıraktım bir kenara, gittim kös kös giyinmeye. Daha sabahın yedisinde böyleysem kim bilir gün içinde daha neler olacak? Bismillah yahu!

23 Ekim 2009 Cuma

Mim

Çok yorgunum. Berbat bir hafta geçirdim. İş beni çok yordu. Anlatılamayacak kadar çok. Üstelik cumartesi işe gitmem gerek. Ne büyük bir acı :(

Neyse...
Bilgisayar karşısında çalışmaktan sebep, sol gözümde bir kan pıhtısı oluştu. Fakat buna rağmen, Yeliz'in mim konusunu cevaplandırayım dedim. Böylede şahane bir insan evladıyım işte! Geçen seferde unuttum zaten.



Bloguna neden bu ismi verdin?

Bloguma Bahar Karları ismini seçmem, Yukio Mişima'ya olan hayranlıktan. Bahar Karları yazarın Bereket Denizi adlı dörtlemesinin ilk kitabı olup, serinin en sevdiğim kitabıdır.


Bloguna yazarken star tribiyle olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?


Beluga havyarı olmadan parmağımı oynatamam



En son satın aldığın garip şey nedir?

Bir düşüneyim. Iıımmm..... garip bir şey almadım hiç. Ne sıkıcıyım ama ya üff!!!


Şeker gibi olduğun anlar?


Sevdiğim bir kitaba gömülmüşken, Memo'yla şarap içerken ve İkea'da kendimi kaybetmişken :)



Arkadaşım, artık sormayın dediğin şeyler?


Çocuk ne zaman?, ne zaman?, ne zaman?,....
Bu kitapların hepsini okudun mu?
Neden hiç etek giymiyorsun?



Aynaya bakınca gördüğün?

Ayyy!, bu sabah yine çok güzelim valla :)



Kendini okutan blog dediğin?

Okurken kendimi salonlarının en rahat koltuğunda hissettiklerimdir :)



Bu blog sahibi-sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?


Her sabah Kanyon'dan Metro'ya seri adımlarla yürürken, öğlenleri Rumeli caddesindeki Remzi Kitabevinde aylaklık ederken ve Rumeli Cafe'de pizzaya gömülmüşken, Memo'sunu kandırabilmişse İkea'da ağzı bir karış açık dolanırken ve her fırsatta Cadde-i Kebirde turlayıp Asmalı Mescid'de bira içerken karşılaşabilirsiniz :)




Peki ben kimleri mimliyorum?


Canım's
Annelik günlüğü
Anne ve bebişi
Ben bazen...bazen ben
Asortik Krep
İmge
Lalenin bahçesi
Defneli günler
Zerrin pasta evi
ve
Sahaf'ı mimliyorum efendim :)


Şimdi gidip gözlerime çaylı pamukla masaj yapacağım ki, yarın ivedilikle patronuma çalışabileyim. :(

20 Ekim 2009 Salı

Yeni Hafta


Bu haftaya tıkalı bir burun ve Memo'nun eksikliğiyle başladım. Kendileri yine bir hafta yok. O Safranbolu'da konaklarda gezip efendime söyleyeyim köy kahvaltıları ede dursun, ben buralarda sızlayan adalelerimle işten kaytaramamanın sıkıntısını çekiyorum. Kıskançlığımdan dün saat 22:00'de yatıp uyudum.

Annemle baş başayız bu hafta. Dün akşam Ezel diye bir dizi varmış ona takıldık. Annemin yeni en sevdiği dizisi buymuş. Eski bölümünü anlattı, benimde olaya iştirak etmemi çok istedi. Bende hımm, hee, şu kim? gibi sorularla dizi izlemesine eşlik ettim. Annem tek başına yaşamaya başladığından beridir, kendine düzenli sofra kurmadığını söyledi. Artık salata filan yapmıyormuş. Ben dün ona Pınar Hanımın tazecik marulundan, kırmızı lahanasından limonlu güzel bir salata yaptım. Beraber yemeğimizi yedik. Anneme belli etmesemde ki, genelde dışarıdan beni hep ketum ve çok soğukkanlığı görürler, için için kim bilir akşamları ne yiyor diye düşünmeden edemedim.

Annem en çok kendimi sevmemi öğütledi. Ama bu istediği çok zor...

Neyse, hayatla aramızdaki mesafeyi koruyorum. Pek bir birimizle yüz göz olmuyoruz. İyi böyle. İki tarafta halinden memnun.

Annem bu akşam hangi en sevdiği dizisini izleyecek acaba?

18 Ekim 2009 Pazar

Sitem

Sevgili hayat, bazen beni çok zorlamıyor musun? Bence zorluyorsun ve hırpalıyorsun hatta.
Olmuyor, bazen hiç olmuyor. Anlaşamıyoruz seninle.

Demem o ki, bir müddet görüşmeyelim. Senin içinde bir sakıncası yoksa, biraz özleyelim bir birimizi olmaz mı?

Sana, hayat seni seviyorum diyene kadar olur mu?

Birde... ama neyse boşver. Kalbim kırık işte, sen ne yaptığını iyi bilirsin.

15 Ekim 2009 Perşembe

Bugün

Perşembe gününe erken kalkarak başladım. Balkon kapısını açıp günü kokladım. Hava serin geldi, kendime yakası kapalı bir tişört ütüledim. Saçlarımı taradım sonra gidip kahve suyu koydum. Yanına peynir ekmeği katık edip bloglara göz attım. Mor Koyun'u ve Yass'ı okudum. Saat 08:00 olmuş diye panik oldum. Son anda kırmızı çantamı takmaya karar verdim. Çantamı değiştirdim yanıma bir tane kırmızı elma aldım. Boynuma damalı şalımı dolayıp yola koyuldum. Kanyon'dan geçerken güvenlikçilerin dedikodularına kulak misafiri oldum. Metro çok sıcaktı yine bunaldım sonra Osmanbey'de inince o köşedeki yaşlı amca elini açmış sessizce kaldırımda oturuyorsa diye ona verilecek parayı hazırlayıp cebime koydum. Ama bugün yoktu endişelendim. Ofise geldiğimde ilk iş masamı sildim. Uzun saçlarımı tepemde topuz yaptım gözüme gözlüğümü taktım. Beni daha bir zayıf gösteren hileli aynada kendime methiyeler düzdüm sonra kalemimi alt kattaki ofisteki unuttuğumu hatırladım. Gidip kalemimi aldım, masama oturup kulaklığımı takıp Metallica/Unforgiven II'yu dinlemeye başladım sonrada şimdi yayınla tuşuna bastım.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ay'ın Gücü Adına

Eskiden cumartesi demek, sabah okula gitmemek ve çizgi filme doymak demekti. Babam işte, annem uykusuna daha doymamış olurdu. TRT-1 Walt Disney ve Japon animesi demekti.

Gufy'i, Pembe Panter'i ve Kıs kıs gülen köpek Değerli'yi pazar günleri babamla, Japon animelerini annemle izlerdik. Annem halen Şeker kız Cand'yi dilinden düşürmese de, biz gönlümüzü Judy Abbott'a kaptırmıştık.




Gel gelelim, birde Sailor Moon vardı.



Düne kadar ben unutmuştum fakat Banu internetten Sailor Moon'un alt yazılı 48 bölümünü bulunca işler değişti. Cuma günü tüm gün gerçekten yoğun geçen bir iş gününden sonra, eve gelip üstümü başımı değiştirip laptopumu kucağıma aldım. 1 bölüm, 2 bölüm derken Memo geldi. Biraz dalga geçti ama zaten gece dışarıda olacağı için bende uyku gözümden akana kadar izlemeye devam ettim. Gece yarısı karnım acıkınca hemen domates ekmeği kaptığım gibi laptopun başında yedim. Çocukken yaptığımız gibii domatesin sularını akıta akıta yemek çok keyifliydi.
Yatarken Sailor Moon'un müziği kulağımda çınlıyordu ama ben halen keşke bir bölüm daha izleseydim diyordum.

Bu sabahsa güya temizlik yapacaktım ama hiç umudum yok. Çay suyunu koydum iki bölüm izlemeye koyuldum. Karnımı doyurmam gerek sonra makineden çamaşırları çıkartıp yenilerini tıkıştırmam gerek. Gerçi dedim ya umudum yok, arada yemek yapabilsem öpüp başıma koyucam :)




Maskeli Tuksedo bu gece rüyama girmedin dersem yalan olur :)

6 Ekim 2009 Salı

Tanrıça



Çok güzelsin çok. Bu haksızlık değilde ne?

Küçük bir kızken Müzik Yelpazesinde görmüştüm seni. Saçlarını savurarak Put The Blame On Mame'i söyleyişin halen gözümün önünde. Ben kim, sen olmak kim. Benimki sadece hayranlık.
Birde olsa olsa rahmetli halam senin yerini doldururdu güzellik açısından.
Benim Ritamda halamdı işte.

Ama bence tüm Carmen'lerin içinde en güzel Carmen sendin. Hani ellerinde zillerle Don Jose'nin önünde oynadığın sahne yok mu?
Ah! ben bayılırım o sahneye. İşte kadın budur derim her zaman.

Ve şu Tv denen meret neden siyah beyaz klasikler gecesi yapmıyor? Duy beni Trt-2, olmadı bari sen duy Cnbc-e. Bir Gilda izlesek karakutudan ne çıkar sanki.

4 Ekim 2009 Pazar

Yachting Navy :)

Seneler evvel ben beş yaşındayken, sürekli soruldu "Kardeş ister misin?" diye.
İsterim tabi, hemde pek çok isterim. Ama bu kardeş ha deyince olan bir şey değilmiş meğer. Önce annenin karnında beklemesi gerekirmiş. Annem misal ağustos sıcaklarında filan limon aş ererdi. Gecenin bir vakti ne zaman buzdolabının kapısı açılsa bende hemen annemim yanında yerimi alır, o geceki payımı yani bir dilim limonumu emmeye başlardım. Ağzımı buruşturarak limon yemelerim filan sırf kardeşimin hatırına. Yani annem yiyor madem, vardır bir kerameti diyerek bende hazırolda beklerdim.

Sonra bir gün apar topar babaannemlere gittik. Teyzemde var, iki erkek kuzenimde. Beni kuzenlerle bir odaya koyuyorlar bir tasta sarı leblebi. Kuzenler leblebi ve ben aynı odada doğacak kardeşi bekliyoruz. İçim içime sığmıyor çok heyecanlıyım. Bu heyecan ve panik atak mereti o zamanlar bende nüksetmiş olabilir bence. Kuzenlerin tek derdi boğuşup güreşmek. Arada durun filan diyorum ama kan ter içinde boğuşuyorlar. Bir ara küçük kuzen sümüklü burnuna leblebileri tıkmaya başlayınca bende şalter atıyor. O zamanlar 3.5-4 yaşlarında ama afacan bir şey. Sümüklü burnundan çıkardığı leblebileri tekrar tasa dolduruyor, gözümün içine bakıp beni sinirlendirmeye filan çalışıyor. Iyyh! dediğimi hatırlıyorum. Birde, o günden sonra asla sarı leblebi yemediğimi.

Ben bunlarla uğraşırken, annemde boş durmuyor tabi. Kardeşim dünyaya geliyor nihayet. Beni annemin yanına getiriyorlar ve minik bebeğe bakıyorum. Orada öylece duran zayıf çelimsiz bir şey. Çok minik parmaklı bir şey.
Bütün bu hengameden sonra evimize geliyoruz nihayet. Annem ve bebek uyuyor, bende pastel boyalarıma kavuşmamın sevinciyle resim yapıyorum.
Acayip mutluyum. Resim yaparken bütün geleceği çizmeye çalışıyor gibiyim. Tek bildiğim artık abla olduğum ve bunun acayip sorumluluk gerektirdiği. 5 yaşındayım ama artık büyüdün dedi annem, sen abla oldun artık. Bu öyle bir zaman sonra feragat edebileceğin bir şey değildir ha!. Bu misyonu sırtlandınmı artık, sonsuza kadar ablasındır.

Misal, ilk defa koca caddeden karşı karşıya geçip, manifaturacıdan kardeşine eldiven filan alman gerekir ki, hassas yüzünü yırtmasın. Tek kaldığınızda sallaman gerekir ve hikaye kitaplarını onada okuman icap eder. Asla sabahları o sene başladığın ilkokula giderken, annenle kardeşin evde kalıyor diye kıskanmamalısın.
Sonra, dişleri çıkıp ayaklandığında ve her sinirlendiğinde seni ısırdığında, sesini çıkartmaman gerekir. İyi bir abla anneye kardeşini ispiyonlamaz kesinlikle. Bazı suçları üstlenmek gerekir misal. Hep onu kollaman gerekir. Ama o seni ispiyonlamakta özgürdür orası ayrı. Oyun oynamak için sokağa çıkıyorsan, illaki onuda götürmen gerekir. Boyu bir karışken bile arkadaşlarınla ip atlamak isteyebilir. Arkadaşlarına o oynamazsa bende oynamam diye rest çekersin.
Sonraları kıyafetlerine ortak olabilir ve kitaplarına, kasetlerine, cd lerine ve walkmanine ve cd çalarına ve....

Birde sevmen gerekir ama çok sevmen. Ne kadar büyüsede, sen onu hep minik parmaklı kardeşin olarak görürsün. Suratı hiç asılmasın, o tavşan dişleri hep gülsün istersin.
Bir film izlerken misal, aynı yerlerde güleceğinizi bildiğiniz bir kardeşinizin olması çok güzeldir. Bazen bir topluluğun içinde, ufak bir detayı aynı anda fark edip hiç konuşmadan sadece bakışarak anlaşabilirsiniz. Sonra içitğiniz her Türk kahvesini kapatıp fal baktırabilirsiniz.

Ben 31 sen 26 olsan da, ben kendimizi halen Fikri bakkallı yıllarda hissediyorum. Ben 41 sen 36 olduğunda da, ve ben 71 sen 66 olduğunda da, böyle olacağını çok iyi biliyorum.
Takma dişli hallerimizi merak ediyorum. Her şeyle olduğu gibi torunlarımla da dalga geçerken, senin güleceğini ve Ay! ilahi hemşire diyeceğini düşünüyorum.

Sözlerimi Yachting Navy diyerek sonlandırıyor,



İyiki doğdun kardeşim diyorum. Doğum günün kutlu mutlu olsun. Tüm senen hep böyle gülerek geçsin. Her cumartesin de, dün olduğu gibi keyifli geçer umarım. Sonra yeni yaşında Çemberlitaşa daha sık gider, bol köpüklü kahveler içeriz inşallah.
Öperim gözlerinden.

2 Ekim 2009 Cuma

Güzel Gün

Cuma gününe bu kadar uykulu ve yorgun başlayabilmeyi nasıl başardım bilemiyorum.
Geç yatmadım o kadar yorucu bir şeyle de uğraşmadım ama sanırım halen geçen hafta sonunun ve arkasından gelen yoğun tempolu iki iş gününün yorgunluğunu çekiyorum.

Neyse, hafta sonu geldi nasılsa. Yarın Banu’yla buluşma günümüz. Beraber dışarı çıkmayalı çok oldu. Evlilikti, şuydu, buydu derken nihayet ekim ayının ilk cumartesisine kavilleştik. Banu’nun doğum gününden bir gün önce (ki belki o günü eşiyle kutlamak isterler diye) buluşmaya karar verdik.
Önce Kanyon’da buluşma, oradan Mesut’u saf dışı bırakıp İstanbul’a kendimizi adama şeklinde planlarımız var. Metro, tramvay ve belki deniz yolunun da olduğu bir rotamız olabilir. Veyahut Beyoğlu’nun arka sokaklarında gönüllü bir kayboluşla beraber, Büyük Londra Otelinde Türk kahvesi içip gevezelikle akşamı ederiz orasını bilemiyorum şimdi.

Yarın annem Edirne’den dönüyor. Ben duramam evladım bütün gün öğrenci evinde hayat geçer mi? diye veryansın etti. Sen bilirsin dedik.

Burcu’m Edirne’de. Onun eksikliğini hissetmediğim an yok. Tatlı sesini telefondan duysak da yeterli gelmiyor. Keşke yarın oda yanımızda olsaydı. Artık onunla 29 Ekim tatilinde kavilleşmeye niyet ettik. Senin yerin bir başka Burcucum, öperim zeytin gözlerinden.

Cuma gününün raporu böyle. Esnemeye devam eden koca çenemle gün nasıl geçecek bakalım?

30 Eylül 2009 Çarşamba

Değil mi Memo ?


Esse’de kırmızı bir expresso makinesi gördüm. Çok ama çok, çok çok güzeldi Memo. O kadar güzeldi ki mümkünü yok anlatamam. Çok güzeldi işte. Ama çok, çok güzeldi.
Benim olsa ne güzel olurdu. O zaman çok ama çok mutlu olurdum. Ne güzel olurdu değil mi Memo ? Evet, evet çok ama çok güzel olurdu.
Hı Memo, olsun mu? Lütfen o kırmızı expresso makinesi benim olsun mu Memo? Lütfen olsun mu? O makine benim olsaydı başka hiçbir şey istemezdim. Çok severdim onu hiç bozmazdım.

Hı Memo, olsun mu? O kırmızı ekspresso makinesi benim olsa ben çok mutlu olurdum Memo. Çok ama çok mutlu olurdum, o zaman da çok güzel olurdu işte.

Öyle olmaz mıydı Memo? Olurdu işte. Hemde çok ama çok güzel olurdu.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Kıymık

Hayatım bir Jamiroquai şarkısı gibi olsun istiyorum. Mükemmel bir yaz günü gibi. Ama heyhat hayat bu kadar istikrarlı gitmek istemiyor. İllaki bir yerlerden pürüzler çıkartıp elime batıyor.

Bu aralar kalbim kıymık dolu, hangi birini çıkartacağımı bilemiyorum. Üstelik her yeni batan kıymık, bir eski kıymığın sızlamasına ve unuttuğum şeyleri hatırlamama neden oluyor. Sonuçta bütün kıymıklarımın acısını, kalbimin tam orta yerinde çakılı olan o kazığa bağlıyor ve daha çok öfkeleniyorum.

Bunun sonucunda dudağımda hiç geçmeyen ve üzüntüden arka arkaya çıkan o minik baloncuklardan pırtlayıveriyor. Dünyadaki bütün uçuklar bende mi birikti nedir?

Bir ikindi vakti bağdaş kurup yere oturmak ve üşenmeden tek tek bütün kıymıklarımı temizlemek istiyorum. Sonrada tüm yaralarıma alkol basmak!

24 Eylül 2009 Perşembe

Bayram Raporu





Bayramın en keyifli kısmı Memo'nun ailesini ziyaret için gittiğimiz Taşköprü gezisiydi. Köyde hayat son hız akarken biz turist olarak keyfini sürdük. Bolca böğürtlen yedim. Ne kadar yesem doymam o ayrı gerçi :)
Ellerim dikenlerle dolu yara bere içinde ama olsun yıllardan sonra dalından böğürtlen yedim.



Anne ve Bebişi, uzak diyarlarda bahçeyle haşır neşir olup bizi bizden almaya devam ede dursun, bendeniz bayramda gidip hazıra kondum :)





Tarlada dalından koparıp domates yemek kadar keyifli bir şey olamaz :)



Bol temiz hava alıp yedik içtik. Kısa ama güzeldi.





Dönüş yolunda benim memlekete uğradık kısa bir kahvaltı molası verdik dedemde. Gezmeye vakit olmadığından kısa fotoğraflarla geçip gittik kıymetli Hadrianapolis'ten. Dedem bize çocukluğundan dinlediği hikayelerden kısa pasajlar geçti. Misal yağmur yağdığında toprağın yüzüne çıkan sikkelerin çay suyuna akıp gitmesi gibi. Çok gömü (hazine) çıktı ama kimseye yaramadı evladım dedi.



Olaki Karabük tarafına yolunuz düşerse, Eskipazar'a uğramadan geçmeyin derim.