06 Kasım 2009 Cuma

Mübarek Gün


Cuma sabahı. Her yönden mübarek gün. Hele çalışanlar için :)
Bende bir dilim has Kastamonu ekmeği ısıttım üstüne ince bir tabaka halinde tereyağ, onun üstüne tam yağlı bir dilim beyaz peynir ve en üste ev yapımı çilek reçeli döşedim. Yanında bir fincan kahve ve 4 adet zeytinle aldım laptopu kucağıma.
1 kilo fazlam mı var ne? Amaaan, koca bir ısırık al ekmekten oh! ne güzel.
Ben yalancıktan lalenin bahçesi oldum şimdi. Sanki evdeki herkesi ( hepi topu bir adet Memo'yu ) yollamışım sabah keyfime başlamışım hatta birazdan elimde çay fincanı yatağa girecek, sevdiğim bir kitabın kalan son sayfalarını okuyacakmışım gibi düşündüm. Birazdan işe gitmem gerekmezdi. Hatta Libya'dan gelen o gudubet herifle toplantı filan yoktu ne güzeldi.

Derken, her sabah olduğu gibi birazdan ne giycem ben diye tutuşucağım aklıma geldi.
Ay, Allah'ım Yarabbim giyecek hiç bir şeyim yok ya! diye söyleneceğimi adım gibi biliyordum. Aman boşver, kahve soğumadan iç gerisi olur diye babaladım kendimi.

Hava ne güzel bu sabah. Gökyüzünde çok açık mavi ve gri tonlar bir birine karışmış derken, cumartesi evdesin diye ihtar verdi iç sesim. Ev temizlenecek kaçmak yok. Buzadolabı temizlenecek ve yatak odasının çekmeceleri. Sakın kaytarıyım deme! Bak söz ver.

Tamam ya yapıcam iç ses bir sus ya. Kahvem soğudu bıdı bıdı konuşup durdun başımda. Yazı yazdırmadın be! Oysa havadan sudan yazacak bir sürü mevzum vardı. Kaçırdın keyfimi işte. Bak kahvede buz gibi olmuş. Hem, daha kıyafet ayarlamadım saat kaç oldu. Ne giycem ben? Libyalı sabahtan mı gelcekti? Üff ya, proje teslimatı var bugün.

Kahvede soğudu işte. Ekmekteki reçeller parmağıma bulaştı, Allah'ım ne giycem ben hiç kıyafetim yok ama ya!...

04 Kasım 2009 Çarşamba

Bazen...



Bazen, kendimle ilgili çok fazla beklenti içine giriyorum. Olmayacak şeyleri istiyorum kendimden veremiyorum sonrada küsüyorum kendime.

Bazen, kendi kuyruğunu kovalayan bir köpek gibi hissediyorum.

Bazen, annemden azar işitmişimde sanki içimi çeker çeke ağlamışım, sonrada uyuyakalmışım gibi hissediyorum. Uyurken bile iç çekişlerim devam etmiş sanki.

Bazen, sanki hayatımda beni üzen hiç bir şey olmamış gibi başlıyorum güne. Kendime şaşıyor uzaktan izliyorum. Ne kadar mutlu diyorum sanki hiç bir şey olmamış gibi.

Bazen, hayatımda hiç güzel bir şey yok gibi oluyor. Her şey gri, her şey puslu geliyor gözüme. Hep senin yüzünden diyorum kendime, hep ama hep senin yüzünden.

Bazen, rüyamda benim olan bebekler görüyorum. Uyandığımda elim koynumda kalıveriyorum.

Bazen, bir çocuğum olmasından çok korkuyorum. Beni hiç anlamıyorsun demesinden ölesiye korkuyorum.

Bazen, fazla hayalperestsin diye azarlıyorum kendimi.

Bazen, hiç hayal gücün yok diye bozuluyorum kendime.

Bazen, çok seviyorum kendimi. Elimden gelse aynadaki aksimi kucaklamak istiyorum.

Bazen, çok gözüme batıyorum. Kendi kendimden kaçıyorum. Yüz yüze gelmek istemiyorum.

Bazen, her şeyi başarabilirim diye coşkuyla başlıyorum elimdeki işe.

Bazen, yorganı kafama çekip içinden çıkmak istemiyorum.

Bazen, ormanda on kaplan gücünde dolaşıyorum.

Bazen, küçük bir böcek gibi.

Bazen, bu bazenler çok canımı sıkıyor.

03 Kasım 2009 Salı

İki Gözüm



Bugünlerde Joseph PULITZER'in hayatını okuyorum. Dün tamda gözlerinin kör olmaya başladığı kısma gelmiştim. Pulitzer yoğun temposuna biraz ara vermek için seyahate çıkar ama artık çok geçtir. Tam İstanbul'da boğazın serin sularını seyrederken etraf kararıverir. İrkilir ve çok tuhaf hava nasılda birden karardı der. Yani klasik bir Türk filmi sahnesi yaşar Pulitzer, tamda Türkiye'de. Anlarlar ki görme kaybı başladı.

O an bu nasıl bir his olabilir diye düşündüm ve akabinde gözlerime bir ağrı saplandı. Dünden beridir geçmeyen göz ağrımla baş başa kaldık. İnatla ağrı kesici almıyorum. Alsam bir şey değişmeyecek çünkü gözlerim yorgun biliyorum. Bildiğim bu gerçeğe rağmen elimden kitabımı bırakmıyor, ekrandan gözümü alamıyorum. Pulitzer yoruluyordu ama ortaya çıkarttığı bir iş vardı. Yönettiği bir gazetesi vardı. Benim ortaya koyduğum hiç bir şey yok. Para kazanmak için çalıştığım bir işim var ama dünyayı filan kurtarmıyorum. Ben bu işi yapıyorum diye dünya daha güzel bir yere dönüşmeyecek. Bilakis dünyanın kirlenmesine katkıda bulunuyorum. Sürekli inşa edilen gökdelenlere ve alışveriş merkezlerine koyduğum klima cihazlarıyla ve villaların atık sularını denize veren projelerle bu çarkların arasında çatır çutur eziliyorum.

Bunlar aklıma geldikçe gözlerim daha çok ağrıyor. Bende inat ettim, dün akşam beyaz etaminime güzel bir motif buldum. Önce kasnağı takmaya uğraştım çünkü en son kasnağı ortaokul ev ekonomisi dersinde görmüştüm. Nihayet her şey hazırdı ve işlemeye başladım ama sonra dedim ki, yok olmayacak bu akşam buna başlamak için doğru bir akşam değil. Gidip uyumayı tercih ettim. Saat 22:00 di ve ben sızlayan gözlerim ve göz çukurlarımla yatağa süzüldüm. Pulitzer olsa bu motifi inat eder bu akşam bitirirdi dedim. Ben Pulitzer değilim aslada olamam zaten. Ben gözleri çok ağrıyan ve tüm gün tesisat projeleriyle boğuşan biriyim. Rüyamda Pulitzer'i görsem keşke dedim ama olmadı.

Ama benimde Avrupa seyahatine ihtiyacım var. Biletlerimi alıp başımda tülleri uçuşan bir şapkayla gemiye binip, aşağıdakilere el sallamak istiyorum. İsviçre'de dağ havası alıp, Paris'te alışveriş yapmak istiyorum.
Çok hak etmişim gibi.

02 Kasım 2009 Pazartesi

Hafta sonu

Cumartesi günü kızlarla alışveriş çılgınlığındaydık. Amaç Burcu'ya kışlık bir manto almaktı ama sonrasında biraz hedeften şaştık galiba. Zara, Mango, Koton ve Bershka arası mekik dokurken acıkan karınlarımızı Schlotzsky's de verdiğimiz küçük molayla bastırdık. Ama kışlık bir şeyimiz yoktu ki diyerek sızlayan vicdanlarımıza pansuman yaptık.Kahve ve kek molasıyla hepten gevşedik. Enişte Bey bizi toparlayıp karşıya annemize attı yoksa o yağmurda karşıya geçmek pek akıl karı değildi.
Annem bize güzel yemekler yapmış. Yayla çorbası illaki, zeytin yağlı pırasa, yaprak sarma, İzmir Köftesi ve patlıcan turşusu vardı daha ne olsun.

Anne evinde uyumak ne kadar keyiflidir. Eski yastığınıza yorganınıza kavuşmak bir yana, uykudan önce alına konan anne öpücüğü ve huzurlu bir uykuya geçiş gibisi yoktur. Kahvaltıda annemin yaptığı kuru köfteler ve çay kaşıklarının ahenkli şıkırtısı eşliğinde içimde birazdan kendi evime gitmem gerek duygusuyla karnımızı doyurduk. Kahvaltı sonrasında ben, "Anne hani benim bebekliğimden kalma zıbınlarım vardı onlar duruyor mu?" diye bir laf atınca sandığın kapağını açmak farz oldu. Annemle beraber her seferinde pandoranın kutusunu açıyormuşcasına heyecanlanarak sandığı açtık. Bir sürü patiskaların işlemeli kırlentlerin arasında naftalin ve eskinin kokusuyla sarhoş oldum. Annem bana neredeyse küçük bir bohça yaptı yine. Anne verme bende de var diye yalandan cıvıldadım. Annemde böyle anne sandığı karıştırmanın çok keyifli olduğunu, keşke annem bir şeyler verse diye heveslenildiğini, almak istediğim bir şey varsa alabileceğimi söyledi. Bende beyaz etaminleri aldım güya işleme yapıp duvara asıcam.

Sonra gitme vakti geldi. Burcu Edirne'ye gitmek için otogara, bende ütü yapmak üzere kendi evime yollandım. Annemi tek başına bırakıp evin bir anda boşalıvermesine kafayı taktım yol boyunca. Yağmur eşliğinde köprüden karşıya geçtim. Avrupa Yakasında yağmur yoktu. Fırından ekmek aldım ve tuhafiyeciden etamin ipliği ve kasnak.
Eve girince ilk iş kahve yaptım kendime ve Japon animesi izleyip çikolata yedim.
Bir hafta daha bitmişti işte.

Pazartesi...

Yine mi Bamyaaaaaaa!!!!

30 Ekim 2009 Cuma

Bereket

İstanbul'a yağmurlar geldi ne güzel. Memo hiç sevmez yağmurlu havayı. O kuru soğuğu sever. Bense yağmurda siyah kazak giyip kırmızı ruj sürmeyi severim.
Saçlarımın ıslanmasını ve dumanı üstünde gelen çay bardaklarının içimi ısıtmasını severim. Yerdeki her ıslak yaprağın fotoğrafını çekmeyi ve şehrin kokusunu severim.

Yağmuru İstanbul'a çok yakıştırırım. Böyle günlerde kendimi yollara vurmak ve bolca gezmek isterim. Her ara sokağa girip çıkmayı, her vitrine bakmayı ve oturduğum kafenin camından insanlara bakıp, benimle ortak bir yanları var mı diye incelemeyi severim.
Yağmur yağdığında kitap okumanın tadına doyum olmaz. Limonlu bir kek çok şahane olur ve çorba en kral yemektir. Kalorifer peteğine sırtını yaslamak ne şahanedir. Ayağa giyilen yumuşacık bir çorap dizlere çekilen sıcak bir battaniyenin ve yanı başında sevgiliyle izlenen filmin tadı bam başkadır.

Yağmurun sesini dinleyerek uykuya dalmayı kim istemez? Şemsiye altında hayaller kurmayı ve başımın üstünde bir çatım var diye şükretmeyi ve daha sayısız bir sürü güzelliğiyle yağmuru, Memo hariç kim sevmez ki?

29 Ekim 2009 Perşembe

En Güzel Bayram




86. yılında ilk yılın coşkusuyla, Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.