Ailece gezme özürlüyüz. Memo ve ben birbirimize iyi toslamışız. Ege'de bu düzene kurban gidecek eli mahkum.
Bugün pazar ve havada güneşli diyerek, kahvaltıdan sonra yola çıktık hesapta gezicez sahile doğru. Her zaman olduğu gibi herkesin gezesi geldiğinden bizim gezmemiz mundar oldu. Sahil yolunda bir kalabalık, trafik gıdım gıdım gidilemiyor. Ege'de uyudu. Ne yapsın başka? Pıtı pıtı gidilemiyor ki!.
Bundan sebep Bebekten öteye gidemedik. Baktık olacak gibi değil, kırdık ara yoldan bir yerden benim laf arasında, "Valla şimdiye İkea'ya varmıştık he!" demem üzerine İkea'ya yollandık. Ne yapcaksak orasıda meçhul? Dedim ya, isteyerek yapmadığımız için, iş bir türlü bir yere varamıyor. Velhasıl herkesin İkea'ya gidesi gelmemiş mi? Park yeri yok, dolaş dolaş kavga kıyamet bir yere girdik. Memo'nun acil tuvalet molasını verdik, benim de madem geldik bende gireyim canım dememle ailece huzura erdik. Ege'nin böyle sorunsalları yok o uykudan uyanmış mel mel etrafa bakıyor garibim.
Baktım etrafımız kıyamet ününden kesitler sunmakta, dönelim dedik hiç bulaşmayalım. Tepeüstü'nde bir pideci var oraya girdik. Tahmin edildiği gibi herkesin pide yiyesi geldiğinden popomuzu ilişterecek sandalye bulana kadar az biraz dingildek bir biçimde bekledik. Sonra artık siparişleri unuttuğumuz bir ara pideler geldi. Ben evvela yavrum yesin diyerek onu besledim kuş gibi o ara açlığımda geçti gitti zaten. Benim siparişi paket yaptırıp eve doğru yollandık. Oh be! nihayet eve gelmiştik.
Dört saat İstanbul trafiğinde dolanarak pide yiyip eve gelmiş olmak insanı mest ediyor vallahi.
Bir daha ne zaman niyetleniriz dışarı çıkmaya hiç bir fikrim yok ama yakın bir tarihte gerçekleşmeyeceği kesin!
gezme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Ocak 2011 Salı
Kumkuma
Ben çocukken hiç parka gitmedim. Gitmedim işte götürülmedim. Dolayısıyla benim hayatım evde geçti. O sebepten 4 yaşında tutturdum kardeşim olsun ne olur onunla oynarım, severim diye direttim. 5 yaşında kardeşim oldu. Birken iki oldum. Yine evdeyiz. Hep evdeyiz dışarı çıkamadık. Ne olur okula gideyim dedim tamam diyip müdüre yalvar yakar ilkokula yazdırdılar beni. Müdür iki gün sonra sıkılır dediyse de annem ikna etmiş, bende sıkılmadan kaç sene okudum müdür bey naber?
Sabahçıyım ve sınıfta en ufak benim. En azından 6 yaşını doldurmuş herkes, bense daha 5 yaşına bir iki hafta önce girmişim. Ama çocuk yüzü gördüm değişiklik oldu :)
Bir gün hadi git oyna dedi annemle babam, balkondan beni izliyorlarmış. Yolun karşısında çocuklar var, bende çok yakınlarında değil ama uzaktan bakıyorum. Oyunun ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl oynanır hiç bilmiyorum. Eteklerimin ucundan tutup bekliyorum neden sonra bakkal bana gofret veriyor yok almam diyorum, al kızım baban söyledi bak balkondalar al dedi. Ben yine almam diyorum sonra annemi gördüm balkonda al dedi aldım. Ben al derlerse alırdım, alma derlerse almazdım. Orada öyle durdum gofreti yiyene kadar sonra boynumu büküp baktım balkona, geliyim artık sıkıldım ben burda diye. Gel dediler gittim.
Sokak sıkıcıydı, çocuklar anlaşılmazdı, çocuk gibi oynuyorlardı halbuki ben çocuk muydum? Peh! tabi değildim. Ben artık 5 yaşındaydım bir kere. İlkokula başlamışım, okumayı sökmüşüm, böyle çocukluklarla uğraşacak halim yok. Oyunun ne olduğunu bilmiyorum ama ne acı. Sokakta koşmayı bilmiyorum. Sonra sonra okula başlayınca izin verdiler apartmanın arkasında oyun oynamama. Sonra öğrendim koşmanın çok güzel bir şey olduğunu. Üstün başının tozlanması çok güzeldi. Arkadaşımın büyük abisinin bisikleti vardı arkasına otururduk gezdirirdi bizi. Sonra uçurtma uçurtmuştuk bir keresinde. Yaz günleri uzundu ne güzeldi bağırış çağırış eksik olmazdı.
Hele 86 senesinde babamın iş kurma sevdasıyla apartman dairemizi satıp, sokaklarında kadınların deri kesip ördüğü, tüm gün çocukların sokakta bağırıştığı Perihan abla tadında bir semte taşınınca, oyun daha bir güzelleşti. Burda daracık bir sokakta hep anne gözü önünde, istediğimiz gibi oynardık. Bütün komşular bir birini tanırdı. Sapıklardan, kaçırılmadan korkmadan sokaklarda olurduk.
Fakat babam bizi hiç gezmeye götürmedi, annemde bilmezdi öyle parkmış şuymuş buymuş. Biz ancak yazları Ankaraya anneannemlere gittiğimizde Gülhane Parkına giderdik. Orada bugi bugiler vardı en keyiflisi oydu. Tahtırevalliyi sevmezdim popom acırdı, çarpışan arabalara binince dudağımı patlattım dayım güldü çok. Bir daha binmedim zaten en güzeli bugi bugiydi oydu işte. Benim çocukluğum böyle geçti. Kaymayı filan beceremeden büyüdüm gitti. İstanbul'u hiç bilmeden liseye geldim ben. Gezmeyi tozmayı sonradan öğrendim çok sonradan. Annem çok korumacıydı belki bu sebepten, belki oda böyle yetiştiğinden bilemem lakin bildiğim Ege'nin de benimle aynı akıbete uğramasını istemediğim.
Fakat istemesem de giderek öyle olacak gibi. Genlerime işlemiş evham. Hasta olur, hava soğuk, keyfini ne bozucaz şimdi gibi abuk sabuk sebeplerle evden dışarı çıkartmıyorum çocuğu. Hep nisan gelsin bak o zaman gör diye tutturmuş gidiyorum. İçimdeki ses, lan yürü git! o zamanda gezemezsin sen dedikçe, seni duymuyorum diyip kaçıyorum. Lütfen Ege'de benim gibi olmasın. Oynamayı bilsin, tek arkadaşı ben olmıyım ya. Gerçekten nisanda bari gezdirebiliyim çocuğumu. Sokak ne bilmeden yaşına girecek zavallı.
Evdeyken olan en büyük güzellikse, artık Ege'nin uykusu geldiğinde, sallamadan pışpışlamadan battaniyesini kucaklayarak, poposunu bana dönüp uyuması oldu. Korkarım Ege'de benim gibi, çocuk muyum ben? büyüdüm çoktan havalarında.
Offf! off!
Sabahçıyım ve sınıfta en ufak benim. En azından 6 yaşını doldurmuş herkes, bense daha 5 yaşına bir iki hafta önce girmişim. Ama çocuk yüzü gördüm değişiklik oldu :)
Bir gün hadi git oyna dedi annemle babam, balkondan beni izliyorlarmış. Yolun karşısında çocuklar var, bende çok yakınlarında değil ama uzaktan bakıyorum. Oyunun ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl oynanır hiç bilmiyorum. Eteklerimin ucundan tutup bekliyorum neden sonra bakkal bana gofret veriyor yok almam diyorum, al kızım baban söyledi bak balkondalar al dedi. Ben yine almam diyorum sonra annemi gördüm balkonda al dedi aldım. Ben al derlerse alırdım, alma derlerse almazdım. Orada öyle durdum gofreti yiyene kadar sonra boynumu büküp baktım balkona, geliyim artık sıkıldım ben burda diye. Gel dediler gittim.
Sokak sıkıcıydı, çocuklar anlaşılmazdı, çocuk gibi oynuyorlardı halbuki ben çocuk muydum? Peh! tabi değildim. Ben artık 5 yaşındaydım bir kere. İlkokula başlamışım, okumayı sökmüşüm, böyle çocukluklarla uğraşacak halim yok. Oyunun ne olduğunu bilmiyorum ama ne acı. Sokakta koşmayı bilmiyorum. Sonra sonra okula başlayınca izin verdiler apartmanın arkasında oyun oynamama. Sonra öğrendim koşmanın çok güzel bir şey olduğunu. Üstün başının tozlanması çok güzeldi. Arkadaşımın büyük abisinin bisikleti vardı arkasına otururduk gezdirirdi bizi. Sonra uçurtma uçurtmuştuk bir keresinde. Yaz günleri uzundu ne güzeldi bağırış çağırış eksik olmazdı.
Hele 86 senesinde babamın iş kurma sevdasıyla apartman dairemizi satıp, sokaklarında kadınların deri kesip ördüğü, tüm gün çocukların sokakta bağırıştığı Perihan abla tadında bir semte taşınınca, oyun daha bir güzelleşti. Burda daracık bir sokakta hep anne gözü önünde, istediğimiz gibi oynardık. Bütün komşular bir birini tanırdı. Sapıklardan, kaçırılmadan korkmadan sokaklarda olurduk.
Fakat babam bizi hiç gezmeye götürmedi, annemde bilmezdi öyle parkmış şuymuş buymuş. Biz ancak yazları Ankaraya anneannemlere gittiğimizde Gülhane Parkına giderdik. Orada bugi bugiler vardı en keyiflisi oydu. Tahtırevalliyi sevmezdim popom acırdı, çarpışan arabalara binince dudağımı patlattım dayım güldü çok. Bir daha binmedim zaten en güzeli bugi bugiydi oydu işte. Benim çocukluğum böyle geçti. Kaymayı filan beceremeden büyüdüm gitti. İstanbul'u hiç bilmeden liseye geldim ben. Gezmeyi tozmayı sonradan öğrendim çok sonradan. Annem çok korumacıydı belki bu sebepten, belki oda böyle yetiştiğinden bilemem lakin bildiğim Ege'nin de benimle aynı akıbete uğramasını istemediğim.
Fakat istemesem de giderek öyle olacak gibi. Genlerime işlemiş evham. Hasta olur, hava soğuk, keyfini ne bozucaz şimdi gibi abuk sabuk sebeplerle evden dışarı çıkartmıyorum çocuğu. Hep nisan gelsin bak o zaman gör diye tutturmuş gidiyorum. İçimdeki ses, lan yürü git! o zamanda gezemezsin sen dedikçe, seni duymuyorum diyip kaçıyorum. Lütfen Ege'de benim gibi olmasın. Oynamayı bilsin, tek arkadaşı ben olmıyım ya. Gerçekten nisanda bari gezdirebiliyim çocuğumu. Sokak ne bilmeden yaşına girecek zavallı.
Evdeyken olan en büyük güzellikse, artık Ege'nin uykusu geldiğinde, sallamadan pışpışlamadan battaniyesini kucaklayarak, poposunu bana dönüp uyuması oldu. Korkarım Ege'de benim gibi, çocuk muyum ben? büyüdüm çoktan havalarında.
Offf! off!
28 Aralık 2010 Salı
Son Sefa
Her zaman söylüyorum kardeş iyi bir şeydir. Her derde devadır. Her daim acil butonu gibi iş görür ki, bu muazzam bir durumdur.
Geçen cuma tıs tıs vakit öldürmeye çalışırken, Memo işten erken geldi. Hımm birazcık kaytarma diyelim biz en iyisi :) benimde içimden Banu işten çıkıp Kanyon'a gelse diye geçiyordu. Saçlarımı yıkamış, Ege'nin mamasını hazırlarken telefonum çaldı! Banu Kanyon'da ve madem Memo evde o halde sen neden oradasın? dercesine bir ifade! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın madem diyerek hızla saçlarımı kuruttum, evladımın bezini değiştirip babasına emanet ettim, ay ne giyciğim diye kısa bir süre delirdikten sonra, vurdum kendimi yola.
Aklımda oğlumun bakışları vicdan muhasebesi eşliğinde girdim Kanyon'un döner kapısından içeri. Banu'ya az biraz mızırdandım bebeğim filan diye ama babasıyla yahu! bir rahat ol diyerek olayı savuşturdu. Bende evvala oğulun ihtiyacı olan şeyleri alıp, aslında bunun için geldim gezmeye değil ki diyerek kendimi kandırdım. Sonra açlık herşeye galip geldiğinden, ne yesek? derdine düşüp çocuğu filan unuttum. Her daim favorimiz olan, karamelize soğan, kapari ve kurutulmuş domatesten oluşan nefaset pizzamıza kavuşup, iki kadehte Kalecik Karası söyleyince, ne gam kaldı ne kasvet :)

Bir şeylerden konuşup güldük bolca her zamanki gibi. Ben ki, yaklaşık 1.5 senedir şarap yüzü görmediğimden, eski bir dostla buluşmuş gibi sevindirik oldum. Hayyam'ın ruhuna diyerek yudum yudum içtim.

Ardından Macro'dan bir iki ıvır zıvır aldım. Gözüm habire saatte. Mama saati yaklaştı diye paniklerken, Banu gel hele kahve içmeden gidilmez diyince, likör eşliğinde Türk kahvelerimizide içip huzura erdik. Hesabı öder ödemez mama saati diye otomatiğe bağlandığımdan pür telaş koyulduk yola :)
2010 senesinin son etkinliğide buydu işte. Artık yeni seneye, Egeyle gezebilmek dileğiyle :)
Geçen cuma tıs tıs vakit öldürmeye çalışırken, Memo işten erken geldi. Hımm birazcık kaytarma diyelim biz en iyisi :) benimde içimden Banu işten çıkıp Kanyon'a gelse diye geçiyordu. Saçlarımı yıkamış, Ege'nin mamasını hazırlarken telefonum çaldı! Banu Kanyon'da ve madem Memo evde o halde sen neden oradasın? dercesine bir ifade! Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın madem diyerek hızla saçlarımı kuruttum, evladımın bezini değiştirip babasına emanet ettim, ay ne giyciğim diye kısa bir süre delirdikten sonra, vurdum kendimi yola.
Aklımda oğlumun bakışları vicdan muhasebesi eşliğinde girdim Kanyon'un döner kapısından içeri. Banu'ya az biraz mızırdandım bebeğim filan diye ama babasıyla yahu! bir rahat ol diyerek olayı savuşturdu. Bende evvala oğulun ihtiyacı olan şeyleri alıp, aslında bunun için geldim gezmeye değil ki diyerek kendimi kandırdım. Sonra açlık herşeye galip geldiğinden, ne yesek? derdine düşüp çocuğu filan unuttum. Her daim favorimiz olan, karamelize soğan, kapari ve kurutulmuş domatesten oluşan nefaset pizzamıza kavuşup, iki kadehte Kalecik Karası söyleyince, ne gam kaldı ne kasvet :)

Bir şeylerden konuşup güldük bolca her zamanki gibi. Ben ki, yaklaşık 1.5 senedir şarap yüzü görmediğimden, eski bir dostla buluşmuş gibi sevindirik oldum. Hayyam'ın ruhuna diyerek yudum yudum içtim.

Ardından Macro'dan bir iki ıvır zıvır aldım. Gözüm habire saatte. Mama saati yaklaştı diye paniklerken, Banu gel hele kahve içmeden gidilmez diyince, likör eşliğinde Türk kahvelerimizide içip huzura erdik. Hesabı öder ödemez mama saati diye otomatiğe bağlandığımdan pür telaş koyulduk yola :)
2010 senesinin son etkinliğide buydu işte. Artık yeni seneye, Egeyle gezebilmek dileğiyle :)
17 Ağustos 2008 Pazar
Olan bitenler
Dün çok keyifli bir gündü. Öncelikle kendimize yeni bir laptop aldık. Çok sevdim. Onun öncesinde pek kıymetli bir arkadaşımla Taksim'de buluştuk. Soğuk bir limonotanın ardından Tünel'den Karaköy'e indik. Amacımız Kabataş'a geçip Eski Tütün Deposunu bulmaktı. Cumartesi günü düzenlenecek aktivitelere katılmak istiyorduk ama güneş altında arayıp taramamıza rağmen utanarak söylüyorum ki, bulamadık!
Bizde o sıcakta daha fazla beyin hücremizi zedelememek adına, bir Taksi çevirip Taksim'e döndük. Bu hezimeti hafifletmek için Ara Cafe'de mola verdik. Meyve salatası söyledik .Sıcak havada yenebilecek en ferahlatıcı şeydi bence. Kaymaklı dondurma eşliğinde meyvelerimizi yerken ona dedimki," Ben bu hezimetimizi blogumda yazarım valla." Tütün deposunun yerini bilen varsa bir zahmet ayrıntılı tarif verebilir mi?. Bence biz tam dibinde dolandık durduk ama bulamadan geri döndük. Sorduğumuz kimsede bilemedi.
Neyse, kendimize gelincede biraz İstiklali tavaf ettik. Ara sokaklara girip yeni yerler keşfettik. Sonrasında Memo'da Taksim'e geldi ve on sene önce ilk kez buluştuğumuz yerde yani Megavizyon'un önünde buluştuk. On sene öncesinde olduğu gibi gidipte Iron Maiden ve Megadeth albümleri almadık ne yazık ki. Benim saçlarım tost makinesinde kalmış gibi değildi{Neden o gün öyle uğraşmışsam. Pırasa gibi düz olan saçlarımı havalı yapmak istemiştim galiba:)} neyse zaten onunda saçları uzun değildi ve heyecanla beni beklemiyordu!!!
Öncelikle karnımızı doyurduk. Dilek Cafe iyi bir fikirdi. Terasında oturduk, ben makarna o hamburger yedi. Benim sipariş ettiğim limonatada aklı kaldı biraz ama oda Cola içmek istemeseydi. Yinede bir yudum almasına izin verdim oda bana hamburgerin yanına konulan yeşillikleri verdi. Sonrasında Elmadağ'a gidip bilgisayarımızı aldık. Taksiyle eve döndük ve bütün gece laptopu kurmakla filan geçti.
Bugünse ben aktif bir biçimde temizlik yaptım. Koltuk kılıflarını bile yıkadım. Bambuların suyunu değiştirdim ve çiçek açmayan menekşelere sabırla su verdim. Yarın pazartesi ve Memo'nun bir haftalık yıllık izini başlamış durumda. Bense her sabah kalkıp işe gidicem. Sinir bozucu bence. Ben ne zaman kalan bir haftamı kullanabileceğim acaba?
Sonra internetden kardeşimin bölümünde ilk yıl mecburi olan derslere baktım. Şahane dersler var. Sanat tarihine giriş, Osmanlıca, İnkılap Tarihi gibi tamamıyle bizim ölüp bittiğimiz konular. Kardeşim adına çok mutluyum.
Bir hafta sonu daha böyle geçti. Dün arkadaşımın başını ağrıttım kendimi yaşlanıyormuş gibi hissediyorum diye. O da sabırla geçer dedi. Birde bana İsviçre'den çikolata ve İsviçre haritasının olduğu magneti getirmiş. Eylül'de izine çıkacak ve İsviçre, İtalya, Hırvatistan, Yunanistan ve Türkiye rotasında tatilini geçirecek. Bende benim içinde gez diye telkinde bulunucam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)