12 Şubat 2010 Cuma

Cuma Güzeldir.


Hava çok güzel. Bana göre muhteşem. Yağmur var, gökyüzü gri ama hava ılık. Soğuk içimi üşütmüyor. Tam İstanbul'u gezmelik bir hava var.

Sabah taksici çok üzüldü trafikte sıkıştık diye ama ben hiç oralı olmadım. Nasılsa ilerler boşver dedim. Oflayıp durdu. Mecidiyeköy'deki o lanet kırmızı ışıkta takıldık. İkide trafik polisi vardı ama trafik hepten keşmekeş gözüküyordu.

Sonra sabahları bana Susurluk'ta mola verdiğimizde yediğimiz o tostu hatırlatan tostlardan yapan bir yer var, işte orada yağsız kaşarlı tost yedim. Taze demlenmiş çayla süper oldu. Gazeteme göz attım, radyoda çalan Zekai Tunca'yı dinledim.
Keyifliydim işte. Memo bugün iş başı yaptı. Hastaneden olumlu yönde haberler geliyor. Mesela, dün ilk kez ağızdan beslemeye geçilmesi gibi. Ufak bir kase yoğurt insanı nasıl mutlu ediyor. Dün akşam Memo'nun yüzü ne kadar aydınlıktı. İnşallah bu konuda aşılacak.

Şimdiyse kulağımda TRT radyonun arkası yarınıyla (Nafile Hanım / 5. Bölüm) , işe gömülmem gerek.

11 Şubat 2010 Perşembe

Gidişat

Dün öğle yemeğine Banu geldi. Havada güzeldi. En azından yüzümü ısıran bir soğuk yoktu. Beraber yemek yedik. Bana en iyi gelen öğle yemeği; yağsız pirinç pilavı ve limonlu havuç salatası, yanındaysa yoğurt. Bu menü bebeğe ve bana çok iyi geliyor. Bu sayede gün içinde mide rahatsızlığı çekmiyorum.

Banu eşi için sevgililer günü hediyesini aldı. Şık bir şey yani benden söylemesi. Benim hiç böyle bir telaşım yok. Bu sene özel günlerin bir çoğu sekteye uğramış durumda. Kutlama yapacak ruh halinde değiliz. Memo herhalde o günde hastanede olur. İlk kez bu sene sevgililer günümüz böylesi sönük geçecek. Üzülüyorum...

Ay! sahi, ben geçen akşam bir şey yaptım. Kanyon'dan geçerken ayaklarım mathercare' e döndü otomatikman. Kışlık şeylerde indirim vardı duramadım 3-6 ve 6-9 ay için kışlık hırka ve mevsimlik tişörtler aldım. Penye pijama altları üstleri filan derken aldım işte bir şeyler. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Çok erken biliyorum ama inşallah ağız tadıyla, sağlıkla giydirmek nasip olur diyerek aldım. Dün akşam eve gelen Memo'ya gösterdim önce pek tepki vermedi ama uyumadan önce dibime kadar gelip ne güzel şeyler almışsın öyle demesi çok şekerdi :)

Haftaya salı günü doktor kontrolümüz var. Çok uzun geldi bu 1 ay. Doktora gitmeyince ben hepten unutuyorum hamile olduğumu. Yüksek kaldırımlardan hoplamak, karşıdan karşıya koşarak geçmek gibi salaklıklarım var bazen. Sonradan azarlıyorum kendimi hoplayıp zıplama bir rahat dur diye. İnsan hamile olduğunu nasıl unutur oda ayrı bir konu zaten. Yeme bozukluğu dışında bir şikayetim olmadığından ve karnımda dümdüz olduğundan bana hamileymişim gibi gelmiyor. Uyuklama ve yorgunluk gibi şikayetlerim hiç olmadı. Tek derdim mide bulantısı, kötü koku ve iştahsızlıkdı, oda giderek düzelecek inşallah. 8. haftaki halimden bin kat iyi durumdayım. 16 hafta 3 günlük bir hamile olarak toplam yekunum 45, yani bu ay 500 gr almışım. Oley!

Ofisteyse işler pek sıkıcı. Dışarıda yağmur var, tırnaklarımdaysa saks mavisi ojem.



Bu ellere en çok martini kadehi yakışırdı bence :)

7 Şubat 2010 Pazar

Yatak Odasından Bildiriyorum :)

Takıldım ben birine
Sana değil kardeşine!
Bir el atsan şu işime
Fena olmaz!!!

Bu ara bu şarkıya takıldım. Eğlenceli ama...

Neyse, mevzu bu değildi. Günler bu ara biraz tek başına geçsede alışığım zaten. Memo yıllık izine çıktı ve hastanede refakatçi. Arada eve uğrayıp kıyafet değiştirip duş alıyor, dün sabah olduğu gibi beni Taksim'e kahvaltıya götürüyor filan.



Bense laptopla bütünleşmiş haldeyim. Dün gece aklıma düştü Dvdleri karıştırdım ve işte Robert Redford'a adadım akşamımı.



En sevdiğim battaniyemle beraber izledik. Filmin sonunda bir ağla bir ağla helak oldum resmen. Aslında eğlenceli bir Robert Redford filmi tercih edicektim. Parkta Çıplak Ayaklar'ı ki, en sevdiğim filmlerinden biridir. Hatta acaba Akbabanın 3 Günü olsa nasıl olurdu filan derken Benim Afrikam ağır bastı. Ne zamandır bir filmin arkasından böyle katıla katıla ağladığımı hatırlamıyorum. Hormonlar dersiniz şimdi ama yok bence değil. Hele o son sahnede bir çift aslanın mezarın başında dolanmaları yok mu?
İyi geldi bu film bana. Aslında Robert Redford iyi geldi. Aşık olduğum ne kadar çok insan var şu hayatta :)

Bu sabahsa evi kırkladım resmen. Bütün kapı baca açık ev havalanıyor. Bu gidişle hasta olmazsam iyidir. Sabah kendime çay demledim hu, hu :) Büyük bir mesafe kat ettim, bildiğiniz gibi değil. Tabi sabahın köründe kalkıp vileda sopası ve ben bir bütün oluşturduk. Mutfağı deli gibi sildik filan. Gel gör ki, en büyük kabus buzdolabı kapağını açıp peynire ulaşmaktı. O peyniri görmeniz lazım. Dolap kokusu sinmesin diye kırk kat jelatine sarılı :) Dünden aldığım ve gülmeyin ama yatak odasının çamaşır çekmecine sakladığım simitide çıkarıp kahvaltı ettim. Ay gülmeyin lütfen. Mutfakta olsaydı o simidi yiyemezdim. Yatak odasındaki çekmecelerden birini boşalttım. İçinde simit kraker ve leblebi saklıyorum :D
Allah'ım ne hallere düştüm! Bunada şükür ne yapalım.


Birde geçen hafta bu kitap okundu.



Bu hafta okunacak olansa burada,



Kara bulutlar dağılana kadar DVD ve kitaplarla oyalanmaktan başka çarem yok. Birde blog var tabi.
Güzel pazarlar.

4 Şubat 2010 Perşembe

Sıkıntı



Hayatın basit anlarından keyif alabilmeyi istiyorum. Kafamdaki milyon tane olasılık hesaplamalarını saf dışı bırakıp sadece o anı yaşayabilmeyi istiyorum.

Bir an içinde olsa böyle olmasını diliyorum. Üç dilek hakkım olsa ilki bu olurdu ve diğer iki dileğe zaten ihtiyacım kalmazdı. Kafam yorgun, çok yorgun...

Geleceği yönlendirememenin acizliği beni asabi gergin ve hep başı ağrıyan biri yapıyor. Benim elimin uzanamayacağı şeyler olunca geriliyorum. İşler benim eksenimden kaymamalı, planlarımı bozmamalı ama nedense hayatta neye heveslensem kursağımda kalıyor. Kaderle köşe kapmaca oynar gibiyiz. Bazen ben çelme takıyorum ama genelde o.
Şu elimin üstündeki yanığın ardından büzüşüp kalmış yara gibiyim. Koca bir kabuk parçası. Elimi her oynattığımda nasıl geriliyorsa o kabuk, işte bende kaderin her çalımında biraz daha geriliyor ve buruşuyorum.

Bir merhem gerek bana, kabukluğumu unutturacak ama nedense o merhemi hiç bulamıyorum. Belkide ben kabuk olmayı o kadar kanıksamışım ki, başka bir şey olmayı bilmiyorum.

Yalnız kalmaya ihtiyacım var. Her şeyden kaçıp gitmek istiyorum. Başta kendimden. Sonra bildiğim her şeyden. Ama nedense hiç uzaklaşamıyorum. Sanki dünyayı sırtında taşıyan Atlas'ım ben ve bu ağır yükü asla yere bırakmamalıyım.
İnsan kendinden nasıl kaçar? Bir bilsem belki bir şansım olurdu.

1 Şubat 2010 Pazartesi

Yağmur ve Ramen

Ofisten çıkıp ağır adımlarla eve yollandım. Bu akşam tek başımayım. Memo hastahanede, hepimizde endişeli bir bekleyiş. Babamız yoğun bakımda ve halen uyanamadı. Solunum cihazına bağlanabilirmiş. Kötü bir şey düşünmek istemiyorum ve açıkçası içimde hiç kötü bir his yok umarım hislerim beni yanıltmaz.

Neyse, ben işten çıktığımda hiç bir şey yoktu ama Kanyon'da biraz avarelik edip dışarı çıktığımda her yer bir birine karışmıştı. Yağmuru severim mızırdanmadım. Paçalarımdan sular akarak eve geldim ve karnımdaki bebeğime seslendim umarım benim gibi yağmuru çok seversin. Sevecek biliyorum.

Beyaz çamaşırları mak. attım. Bulaşık mak. boşaltmaya koyuldum ama bir baktım her şey kirli sonra aslında dün mak. düğmesine hiç basmamış olduğumu fark ettim!
Hızla çıktım mutfaktan ve ağzıma burnuma sardığım eşarbı çözdüm.

Salona geçtim, balkonu sanuna kadar açtım. Derin bir nefes alıp, gök gürültüsünü dinleyip çakan şimşeklere baktım. Ben şimşek ve gök gürültüsünü de çok severim. Elimde olsa yağmurun altında yıkanmak isterdim. Televizyonda haberlerde bir şeyler vardı bakmadım fazla kapattım ne zamandır izlemek istediğim bir film vardı onu aldım elime.



Neden bu kadar ertelemişim bu filmi. Aptal ben.

Sonra keşke dedim bir kase ramen olsa. Tavuklu olsa mesela ve kötü filan kokmasa hiç bir şey, nefis lezzetli olsa, ah! acı olsa böyle suyu ve kaşıklasam, hüpp diye çeksem makarnaları. Çok şahane olurdu. Keşke biri bana ramen yapsa dedim içimden, keşke. Ama ramen filan yok işte. Leblebi kütürdetip duruyorum dişlerimin arasında.
Ama sana ramen tattırıcam bebekciğim merak etme. Biraz daha vakit var sadece. Böyle suyu acılı olacak ve hüpp diye çektiğimde makarnaları, sen keyiften bir tekme savurucaksın. Seveceksin biliyorum. Sana tattırmak istediğim daha neler var bir bilsen ama işte bu amalar bitmeden olmuyor...